14 Temmuz 2003 Pazartesi
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  KÜLTÜR & SANAT   



Bir değişik portre

     24 Haziran Kabil

     Onu Afganistan'a girdiğimiz akşam İslam Kale hudut kapısında tanıdım. Beyaz naylon gömleğinin kolları ilikli değildi; yakası, manşetleri ve göğsü kirden yol yol siyahlanmıştı. Ayağında siyah bir pantolon vardı. Pantolonu göğsüne kadar askıyla sıkıca çekmişti. Aşık kemikleri ve bilekleri görünüyordu. Pabuçları Amerikan erlerinin giydiği Roosveltler gibi kalın tabanlı ve uzun konçluydu. Bir omuzu kalkık ve kamburumsu gibiydi. Çarpık çarpık yürüyordu. Arkadan bakınca yavru bir Quasimoda'yı hatırlatıyordu. Elinde mataramsı bir şey taşıyordu.
     Ucu bellerine sarkmış sarıkları, yırtık beyaz şalvarları ve şalvarlarının üstündeki uzun gömlekleriyle hayaletler gibi dolaşan Afganların arasında, yuvasını kaybetmiş bir acayip öksüz kuşa benziyordu.
     ***
     Bizi görünce sevindi, yanımıza yaklaştı.
     Yirmi iki, yirmi üç yaşında ya var, ya yoktu. Şeffaf teni, sarı bıyıklarıyla uzak diyarlarda doğmuş olduğu ilk bakışta belli oluyordu.
     Konuştuk.
     Aslında Amerikalıymış. İngiltere'de matematik okurken sıkılmış; yaya olarak dünyayı dolaşmaya başlamış:
     - Bilmem neden bir bıkkınlık düştü içime, hayattan sıkılıverdim, vurdum kendimi yollara diyordu.
     - Şimdi nasılsınız?
     Şimdi yarı aç yarı tok dolaşıyor, günde otuz kırk kilometre yürüyormuş; ama daha iyi hissediyormuş kendisini.
     Bizden yiyecek istedi.
     - Kaç gündür bir şey yemedim, açım, dedi.
     Konserveyle galeta verdik. Amerikalı da olsa; kendini bulmak için dünyayı yaya dolaşmaya kalkmış da olsa; aç bir adamın nasıl yemek yediğini bir kere daha gördük. Konserveyi yudum yudum yemiyor; içiyor, emiyor, yutuyordu.
     ***
     Macerasının ve ıstırabının arkasında bir aşk hikayesi varmış gibi göründü bize.
     Tokyo'ya gitmek. Üniversiteye girmek, İngilizce öğretmenliği yapmak gibi düşleri vardı.
     Hudut karakolunun yanındaki han bozması barınağın önünde oturuyorduk. Vahşi ve karanlık beş on ağacın tepesinde, vahşi bir ay parlıyordu.
     O, ikide bir, tavanı kirli çıkınlarla yüklü, eski bir dolmuş otobüsünün kalkacağı yere kadar uzanıyor, sonra dönüp geliyordu. Afgan otelciden çay istiyordu.
     Londra'da Savoy Oteli'ne oturmuş bir İngiliz lordu edasıyla istiyordu çayı. Yumuşak ve kaygan bir sesle:
     - Please, diyordu.
     Afgan ise kendi dilinde çay kalmadı, diyordu.
     ***
     Derken İran'dan Afganistan'a petrol taşıyan büyük bir tanker geldi. Otelin karşısındaki yıkık duvarın kenarına yanaştı.
     Tanker acaba onu da alır mıydı? Tankerin şoförüyle konuşmaya başladılar. İkisi de birbirinin dilinden anlamıyordu ama konuşuyordular. Yarım saat şoför bir şeyler anlattı. Amerikalı da bize anlattıklarını...
     ***
     Birbirine yabancı iki insanın, dünyanın kaybolmuş bir köşesinde, bir gece yarısı giriştikleri bu tuhaf sohbette gönlü burkan bir şeyler vardı.
     Bir ara Amerikalı, otel kapısının yanında asılı duran petrol lambasını kaptı tankere bakmaya koştu. Afganların fırlayışını görmeliydiniz. Afganlar, petrol lambasıyla, dolu bir tankerin yanına yaklaşmaktaki tehlikeyi biliyorlardı. Gencin yolunu kestiler:
     - No no, diye bağırıyorlardı.
     Kaçmaya çalışan bir hayvanı göğüsleyerek tutmak ister gibi kollarını açmışlardı.
     ***
     Amerikalı geri döndü, feneri koydu yerine.
     Tanker ertesi sabah geç gidecekti. Otobüsün ise ne zaman kalkacağı belli değildi. Çocuk ise o gün otuz kilometre yürümüştü. Sağa sola bakındı ve sonra toprakların üzerine kıvrılıp yattı, uyudu.
     Amerikalıydı, İngiltere'de matematik okumuştu ve çarpık vücuduyla Afganistan'da, toprak üstünde uyuyarak saadeti arıyordu.
     ———————-
     Not: 39 yıl önce yazılmış bir yazı... "Milliyet" koleksiyonundan...
     
     c.altan@prizma.net.tr
     





Taha AKYOL
Kürtler...

Çetin ALTAN
Bir değişik portre

Fikret BİLA
ABD: Yöntem yanlıştı

Hasan PULUR
Üniversitede karşı devrim...

Derya SAZAK
İzmir, Piriştina, CHP

Ece TEMELKURAN
Kutsallaştırmalar ülkesi!

Yaman TÖRÜNER
BBDK'nın yerinde açıklaması

Osman ULAGAY
Fazıl Say, Vengerov'la olay yaratacak

Güngör URAS
BDDK, güven kırıyor