|
|


Bana böyle bir hayat verildi!
Yazmak, okumakla kıyaslandığında pek öyle matah bir şey değil
Bir kitap okumak bir kitap yazmaktan zordur" demiş biri. Kim demiş bilmiyorum. Fakat çok doğru demiş.
Ben yazdım bir kitap oradan biliyorum. Kitap yazmak öyle çok zor bir şey değil.
Fakat okumak. Tanrım ben mi çok takıntılıyım, yoksa ne? Bir kitabı eğer sevdiysem katiyen ikna olamıyorum onu okuyup bitirdiğime. Bitiriyorum, yeniden başlıyorum. Birkaç ay sonra, bir yıl sonra, birkaç yıl sonra yeniden okuyorum. Bu öyle bir eksiklik, öyle bir yarımlık duygusu ki. Resmen paranoyak oluyorum.
Ya anlamadığım, atladığım, idrak edemediğim bir satırı, bir kelimesi, bir şeyi varsa diye; haydi sil baştan, tekrar oku, bitir, yine oku...
Michel Houellebecq, "Kuşatılmış Yaşamlar"da şöyle yazıyor: "Yazmak hiç yatıştırmıyor. Olup bitenlerin altını çiziyor, onları sınırlıyor. Bir nebzecik tutarlılık, bir gerçeklik düşüncesi getiriyor. (...)
Okumanın o mutlak mucizevi gücüyle kıyaslandığında ne büyük bir karşıtlık. Okumakla geçen bir hayat bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu; ben bunu yedi yaşındayken biliyordum. Dünyanın düzeni acı verici, yetersiz; değişecek gibi gelmiyor bana. Gerçekten bütün bir hayat boyu okumak bana daha uygun düşerdi.
Bana böyle bir hayat verilmedi."
Altına imzamı atarım yani. Yazmak, okumakla kıyaslandığında pek öyle matah bir şey değil. Kendi yazdıklarına tapanlar bir yana, ben inanmıyorum ki normal bir insan yazmayı, okumaya tercih etsin. Mümkün değil. Bu "Size nasıl bir hayat verildiğiyle ilgili".
Yazmayı biliyor musun? Okuma-yazma biliyorum
Bana bu hayatın nasıl verildiğine gelince. Zira okur mesajlarında çok sık soruluyor bu soru. Şöyle oldu:
Seneler seneler evveldi, bir masal ülkesinde değil, basbayağı İstanbul'un göbeğinde, öyle göbekte ki Taksim Meydanı'nın dibinde, işin cinsinden ziyade -zaten pek de bilmiyordum işin mahiyetini- sırf adresi münasebetiyle kabul edilmeyi çok çok istediğim bir iş görüşmesindeyim. İlk iş görüşmemdeyim.
Karşımdaki adamı daha ilk gördüğüm anda, o saniyede nasıl uyuz oldum, nasıl nefret ettim anlatamam. O kadar anlatamam ki, halen sevgilim olur kendisi! Çok büyük bir aşk yani.
Fakat işte o anda sevgililik falan yok. Sevgi dolu bir ortamdan bile söz etmek mümkün değil. Bilakis, ortam buzzz. "Sen" dedi, "yazı yazmayı biliyor musun?" Soruya bakar mısınız? Ben nereden bileyim yazı yazmayı bilip bilmediğimi. Hiç yazı yazmamışım ki!
"Okuma-yazma biliyorum" dedim. O zoraki güldü. Ben hiç gülmedim. Görüşme sona erdi. Bana da "Gel bir başla" denildi. Böyle oldu.
***
Şimdi bana yine aynı soruyu sorsalar, şöyle derim herhalde:
Evet, yazı yazmayı biliyorum. Fakat okuyabildiğimden o kadar da emin değilim.
Çalışmış, başarmış; ne bu kıskançlık?
Doğru yapmış işte çocuk bütün soruları. Girmiş sınava, oturmuş, tıkır tıkır cevaplamış 180 soruyu, çıkmış sonra.
Ben kalın camlı gözlükler, delililiğe yakın bir deha, konuşma güçlüğü çeken bir ebleh göreceğim diye aşağılayıcı bir ifade yerleştirmiş suratıma, bekliyordum TV başında. Hatta dedim ki "Ben ÖSS'de tüm sorulara doğru cevap versem, röportaj falan vermem; millet asosyal manyak olduğumu düşünecek diye direkt kaçarım."
Fakat, öyle değil efendim. Emre Kacar gayet normal görünüyor. Amma önyargılıyız, herif çalışmış başarmış işte, ne bu kıskançlık?
Çocuk nasıl rahat, nasıl sakin... Fazla mı sakin ne?
Beşi bir filmde: Cem Yılmaz
2003 sonbaharını heyecanla bekliyoruz. Zira "Asmalı Konak" vizyona girecek. Gerçi o açıklanan senaryolar doğruysa eğer, ben almayayım. "Asmalı Konak"ı, bırakayım hatıralarımda o güzel haliyle kalsın. Fakat sonbaharı beklemek için bir iyi nedenim daha var. "G.O.R.A." da o dönemde vizyona girecek. Türkiye'de uzay filmi tutmaz diyorlar ama kimin aklına gelirdi Cem Yılmaz diye bir çocuk çıkacak sahneye, geyik yapacak da tutacak. Tuttu. O zaman "G.O.R.A." da tutar. Çünkü filmde iki ana karakter ve üç yan karakter olmak üzere beş Cem Yılmaz varmış.
Bir tanesi bile beni üç saat aralıksız güldürüyor. Beşi bir yerde Cem Yılmaz'ı merakla bekliyoruz bakalım.
Küçük kızınız o kadar da küçük değil
Perşembe günü bir baktım Can Dündar yazmış. "Lolita ihtilali" diye. Valla billa ben yazacaktım ama geçti işte Bor'un pazarı. Ben şimdi Niğde'ye mi gitmeliyim? Oysa biz pazartesi konuşmuştuk. Ben konu yapalım dedim, Büyük Şef "Sen bunu köşende yaz" dedi, vesaire.
N.Ç.'den sonra Türkiye'nin birçok kentinden 12-13 yaşındaki kızlara tecavüz haberleri gelmeye başladı ya. İhtimal, gazeteciler bu haberlerin pornografik lezzette yazıldığında iş yaptığını, ilgi çektiğini fark etti. Artış biraz bundan.
Bir de tabii, N.Ç.'den sonra kızlar cesaret toplamış olabilirler. "Çekilmez bu hayat. Başıma daha kötü ne gelebilir ki? Belki kurtulurum her gün tecavüze uğramaktan" demiş olabilirler. Ki umarım böyle der hepsi, teker teker ortaya çıkıp sapık sübyancıları teker teker faş ederler. Küçücük kızlara tecavüz eden hayvanlar her nedense hapiste tutulamıyorlar ama en azından rezil kepaze olurlar umarım.
Fakat asıl mesele, Türkiye'de de artık cinsel ilişkiye girme yaşının küçülmesi. Ki Amerika'nın ve Avrupa ülkelerinin, başta İngiltere'nin en büyük sorunlarından biri bu. Orada tabii kızların rızayla, kendi yaşıtlarıyla sevişmesini pek umursamıyorlar. Ama cinsel istismar ve özellikle de çocuk yaştaki yalnız anneler bayağı büyük problem.
Hatta hükümet küçük yaştaki kızların hamile kalmasını engellemek için Güney Galler bölgesinde 12 yaşın altındaki kız çocuklarına da istemeleri halinde doğum kontrol hapı ve "ertesi gün hapı" dağıtıyor. Çünkü bu bölgede 8 yaşında kızların bile cinsel ilişkiye girdikleri belirlenmiş. Mantık şu: Bu yaşta kürtaj yaşayıp ya da anne olup hayatları kararmasın. Madem engelleyemiyoruz, bari kızlarımızı koruyalım.
Can Dündar da yazmış. "Yasak çare değil..."
"Beyinsel faaliyetlere itibar kazandırmak" için çabalamak elbette, tabii, hemen, şimdi!
Fakat asıl, büyüklerin başlarını kumdan çıkarıp "O küçük daha canım, ne anlar?" falan demeden çocuklarına cinsel eğitim vermeleri lazım. Ya da okulların.
Amerika'yı yeniden keşfetmek gerekmiyor. Bir dolu çocuk yaşta kız kürtaj için sıraya girmeden ya da evlilik dışı çocuk sahibi olmadan, onlara en azından istismardan ve hamile kalmaktan nasıl kaçınacakları anlatılmalı.
Yasaklasanız da sevişecekler. Bari zarar görmesinler.
Artık devir değişti, ee tabii eski sevgili de değişti
Sevişmekten girdik mevzuya, bari oradan ağlamaya devam edelim halimize. Adına sevişmek denen hadiseyi hayat boyu hiç istismara uğramadan atlatmak pek kolay değil zira. Yaşınız 15 olsun, 35 olsun fark etmiyor.
Bakınız Diana'nın başına gelenlere. Hem de kadın öldükten sonra. Eski sevgilisi James Hewitt sen çık ortaya, anlat en özel yatak hallerini. Niye? Para kazanacak. Mektupları da satacakmış. 23 trilyon istiyormuş. Diana yani, küçük bir kız falan da değildi Hewitt'le ilişkiye girdiğinde. Ama hiç aklına gelir miydi, sevgilisinin onun yatak halleriyle ve özel mektuplarıyla para kazanmaya kalkacağı?
Hewitt demiş ki "Onu beş yıl tanımak hayatımı sonsuza dek değiştirdi."
23 trilyon ha! Hewitt'in hayatı değişmeye devam edecek belli ki.
tubakyol@yahoo.com
|
|



|