12 Ağustos 2003 Salı
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   


Canlı yayın yönetmeni Musa Çözen: "Beşiktaşlıyım ama maç yayını sırasında takım tutmam"
   
"Çok küfrediyorum ama insanlar bana kırılmıyor"

   
Türkiye 1982'den beri birçok maçı Musa Çözen'in gözünden izledi. 11 yılda 2 bine yakın basketbol ve futbol maçının canlı yayın yönetmenliğini yapan Çözen çok neşeli, esprili, bir hayli de küfürbaz. "Yayında hata kabul etmem" diyen Çözen, kutlaması gerektiğinde ekip arkadaşlarına "Aferin lan, hayvan" diye iltifat ediyor

        Tuba Akyol
   
    Ligin başlamasıyla birlikte Musa Çözen de sahalara geri döndü. Cuma günü sabah uçağıyla Samsun'a gitti. Samsunspor -Beşiktaş maçından sonra İstanbul'a döndü. Cumartesi günü Galatasaray- Diyarbakırspor maçı için Olimpiyat Stadı'ndaydı. Bugün de Fenerbahçe- İstanbulspor maçında olacak.
   
    Bu hafta üç maçın canlı yayın yönetmenliğini siz yapıyorsunuz. Çalışma temponuz hep böyle mi?
    Hafta sonları maçların üçte ikisini ben çekiyorum. İki de yönetmen arkadaşım var: Hüseyin Kaymaz ve Uğur Yıldırım. Yetişemediğim yere de onları gönderiyorum.
   
    Yıllardır canlı yayın yönetmenisiniz. Yine de hazırlık yapmanız gerekiyor mu?
    Yıllar önce, bu işe ilk başladığım dönemlerde belli bir hazırlık yapıyordum tabii. Stada erken gidiyordum falan. Ama şimdi, TRT'yi hesaba katmazsak eğer yaklaşık 11 yıldır bu işi yaptığım için, deneyim kazandım. Artık ben hazırlık yapmıyorum ama arkadaşlarım yapıyor. Onlar akşam oynanacak maç için sabah 09.00'da stada giderler. Sistemi kurarlar. Ben bir saat önce girerim stada. Sistem hazırdır zaten. Oturur, yayını yaparız.
   
    "Hata yapana kızarım. Eğer ben hata yapmışsam kendime de çok kızarım"
    Bir futbol maçı yayını sırasında kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz?
    15 ile 40 kişi arasında değişir. Küçük yayın arabasıyla gittiğimizde 6 kamera kurabiliyoruz. VTR'cisi, sesçisi, kamera kontrolcüsü, teknik yönetmeni, şoförüyle 15 kişiyi buluyor o zaman. İstanbul'da sekiz kamera çalışıyoruz. O zaman 20-25'i buluyor kadro. Derbi ve Avrupa maçlarında abartıyoruz. Yurtdışına da verdiğimiz için daha geniş bir kadroyla çalışıyoruz. O zaman 40 kişiyi buluyoruz.
   
    Canlı yayın sakin bir mizaç gerektirir derler. Ama sizin canlı yayın esnasında çok sinirli olduğunuz söyleniyor.
    Bende şöyle: Normal hayatta esprili bir adamım. Yayın öncesinde sinir falan olmaz bende. Arkadaşlarımla şakalaşırım. Onlarla yemek yerim. Diğer yönetmenler gibi değilimdir. Ekipten hiç ayrılmam, hep ekibin içindeyim. Ama yayın içinde benim şu özelliğim var: Hata kabul etmem. Çünkü bu bir ekip çalışması. Orada bir kişinin hatası, buna ben de dahilim, herkesin emeğini mahvediyor. Hata yapana kızarım. Hata yapmışsam kendime de kızıyorum. "Ben sıçtım" diyorum yani. Çünkü biz canlı yayın yapıyoruz. Bunun geri dönüşü yok.
   
    Hata yapana nasıl kızıyorsunuz?
    Biraz küfürlü konuşurum. Öyle diyorlar, ne bileyim. Küfür iyi mi? Değil! Ancak yapımdan mıdır nedir, küfrediyorum. Ama insanları incitmiyor benim küfretmem. Alıştılar. Bir de mesela, bir kameraman çok keyifli bir resim yakalamış diyelim. Ben çok sevdiysem, beğendiysem o resmi, o zaman da "Aferin lan hayvan" diyorum. Teşekkür etmek yerine "hayvan" diyorum adama. O anlıyor beni, "Sağ ol abi" diyor.
   
    "Hıncal Uluç hep eleştirir beni; bir maçı beğenmezse 'Musa'yı aratmadılar' der"
    Siz seyirciyle de oynamayı seven bir yönetmensiniz. Bu yüzden eleştiriliyorsunuz.
    İçine insan unsurunun girdiği her şey güzeldir diye düşünüyorum. Ama sağ olsun Hıncal abim bana devamlı geçiriyor bu yüzden. Avrupa'da bazı maçları beğenmiyor, hemen birinci misal beni veriyor. "Musa'yı aratmadılar" diyor. Yani ben o kadar aptal mıyım, cahil miyim? Maç oynanırken maçı kesip tribüne döner miyim? Oyun durduktan sonra yapıyoruz. Bir de ben ne zaman seyirciye dönüyorum? Mesela Fenerbahçe favori olduğu, 4-5 farkla kazanacağı maçta 85'inci dakikaya gelmişiz 1-0 mağlup. O zaman tribünde saçını başını yolanlar, ağlayanlar, tırnağını yiyenler, kendinden geçenler oluyor. Orada öyle enstantaneler var ki, görmek lazım. Ya da futbolcu düşmüş, sakatlık geçiriyor; tribünde de babası var. Ee, ben o babanın mimiğini çekmeyeyim mi? Ha bunları söylerken, her yaptığımızın doğru olduğunu iddia etmiyorum. Benim de hata yaptığım, bir pozisyon kaçırdığım zamanlar olmuştur. Onu da kabul ederim. Olmuştur yani.
   
    "Boşuna fırça yiyor 'Uğurcuğum'. Oynatan o değil, VTR teknisyeni"
    Sizin kadar ünlü bir yönetmen daha var: "Uğurcuğum." Onu tanıyor musunuz?
    Tanımaz mıyım? Benim yetiştirmem, benim yavrum o. "Oynatalım Uğurcuğum" diye diye meşhur ettiler onu. İlk bunu Erman Toroğlu ile Hıncal abi çıkardı. "Geri gel, dur, ileri sar..." Aslında oynatan Uğur değil ki orada. Orada VTR'nin başında bir teknisyen var. O geri alıyor, ileri alıyor, durduruyor. Ama bu arada fırçayı da Uğur yiyor. Boşuna fırça yiyor.
   
    Siz takım tutuyor musunuz?
    Beşiktaşlıyım. Fanatik değilim, saçımı başımı yolmam ama iyi bir Beşiktaşlıyım. Bu konuda da eleştirildiğim oldu. Bazı GS ve FB muhabirleri "Musa, BJK'lı olduğu için şu pozisyonu vermedi" falan diye yazdılar. Olur mu böyle bir şey? Zaten canlı yayın yapıyoruz. Böyle cinlikler planlamaya zaman mı var? Bazen maç bitiyor, ben yanımdakine kaç kaç bitti diye soruyorum. Orada işe kilitleniyorsun. Böyle şeylerle uğraşırsan, yönetmenlik hayatın biter zaten.
   
    Geçenlerde TRT'deki bir maçta sahaya çıplak gösterici girdi. TRT bayağı gösterdi. Siz ne yapardınız o anda?
    İlk çıkışı vermek zorundasınız. Sahaya çıplak gösterici girmesi haberdir çünkü, böyle bir şey olmuyormuş gibi davranamazsınız. İlk girdiği an verilir. Ama uzatmanın alemi yok. Artık adamın ön tarafını falan da... Mesela Nouma'nın hareketini de... Golden sonra sevincini veriyorduk tabii. Sonra adamın eli bir yerlere gitti. İlk hareketi verdim. Herkes onun ne yaptığını anladı. Sonra kaçtım. Uzun uzun göstermenin manası yok.
   
    Canlı yayın yormuyor mu sizi? Maçı bırakıp bant yayına geçmek ister misiniz?
    Bant kayıt beni hiçbir zaman mutlu etmez. Canlı yayının keyfi başkadır. Bant yayında insana bir rahatlık geliyor. Hata olsa ne olacak, montajda hallederim deniyor. Oysa canlı yayında hata yaparsan bittin. Ayrıca bir türlü başlayamazsınız bant kayıda. 19.00'daki iş 20.00'ye, 21.00'e kadar sarkar. Canlı yayında saatinde başlamak zorundasınız. Başlayınca da biter zaten.
   
   
"Sıkıcı maçlarda türkü söylerim. Spiker hem maç anlatır hem de türkü dinler"
    Ağzıma bir hamam tası dolandı. Genel kameraya "Hamam tası yap" dediğimde, stadın en ucundan geniş plana alıyor, stat boyunca geziyor. Hamam tası onun için o anlama geliyor. Diğerine "Hamam tası yap" dediğimde seyirciye dönüyor. Herkese farklı bir şey ifade ediyor yani. Aramızda böyle bir dil oluştu.
   
    "Ben kameramanların adını bilmem. Hayvan 1, hayvan 2, hayvan 3..."
    Eskiden TRT'de film kamera vardı. Film bitince adam kafasını torbaya sokar, film değiştirirdi. O film değiştirirken de gol olurdu bazen. Maç 3-0 biter, bir golün görüntüsü yok. Ben çok duymuşumdur, mizansen yapıldığını. Kaleye yuvarlayıp topu, çekerler. Sonra akşam haberlerde montajda birleştirilen görüntü yayınlanır.
    Şimdi çok dikkatliyiz ama bizim de gol kaçırdığımız oldu. Beşiktaş- Çanakkale Dardanel maçında Beşiktaş'ın üçüncü golü yok bizde. Yakalayamadık. Çıldırdım. Allah'tan televolecilerden biri kale arkasından çekmiş. Ama tabii bizden haberi yok keratanın. 60'ıncı dakikadaki golü, 86'ncı dakikada getirdi bize.
    Bazı yönetmenler kameramanların ismini bir kağıda yazıyorlarmış ki yayın sırasında onlara isimleriyle hitap etsinler. İsimle hitap edince daha sıcak olurmuş da, daha motive olurmuş da... Bende yok öyle bir durum. "Hayvan 1, hayvan 2, hayvan 3" diye götürüyorum.
    Bazı maçlarda çok sıkılıyoruz. Ne bir hücum var, ne de mücadele. Orta sahada geçiyor maç. Çocuklar o zaman bana diyorlar ki, "Abi haydi bize Kırşehir yöresinden bir türkü söyle." Ben de bir türkü patlatıyorum. O anda yayın devam ediyor. Spiker de beni dinliyor mecburen. Çünkü spikerler yayında kulaklıktan beni duyarlar. Gariban spiker bir yandan maç anlatıyor bir yandan türkü dinliyor.
    Trabzon-Schalke 04 maçına gittik. Almanlar da çekim yapacak. Maçı bekliyoruz. Alman yönetmen her saat başı çocuklara kağıtlar dağıtıyor, çekim planları veriyor. Sonra çocuklar daire oluyor, bu geçiyor ortalarına, devamlı toplantı yapıyor. Bir saat geçiyor, tekrar toplantı! Yayına yarım saat kaldı, benim sıpalar tutturdu "Abi biz de toplantı isteriz" diye. "Lan gidin işinize." Yok, toplandılar çevreme, toplantı bekliyorlar. "Hepinizin ağzına sıçarım adam gibi çalışın" dedim. "Alın size toplantı..."
    Caz konserleri de çektim ben. İzzet Öz yapıyordu o işi, yüksek para istemiş. Bana "Sen yap" dediler. Ben ne anlarım cazdan. Can (Dündar) Garbarek'i tanımadığımı yazdı ama onu tanıyordum. The Marmara'nın kafesinde fotoğrafını görmüştüm. Tanımadığım Chris de Burgh'dü. Yağmurlu bir gün. Açıkhava'da 5 bin kişi var. Adamı herkes tanıyor, bir ben bilmiyorum. Asistan kıza "Kirisdö mü, ne; o hangisi?" dedim. "Dalga mı geçiyorsun abi?" dedi. "Yok lan, hangisi, göster" dedim. Kız gösterdi, yayını yaptık.
   
    "Kim bu o... çocuğu dedim, karşıdan cevap geldi. Meğer..."
    Mehmet Ali Birand ilk zamanlar çok kötüydü. Heyecanlanıyor, kelimelerin kafasını gözünü yarıyordu. O zaman da sistem şu: Metni veriyor. Biz iki kelime bir saniye esprisine göre görüntü hazırlıyoruz. Sonra Mehmet Ali stüdyoya girip görüntüye göre okuyor. Bir gün geldi, okudu, bitirdi. "Nasıl oldu Musa baba?" dedi. "Süpersin. Alemin kralısın" dedim. "Yaşa baba. Bitti mi işimiz?" dedi. "Yok" dedim, "baştan alıyoruz." Mehmet Ali'nin o halini görmeliydiniz.
    Ankara'da "32'nci Gün"ü çekiyoruz. Canlı yayın. İstanbul'dan da kameraman götüremedik. Oradakilerle çekeceğiz. İki kameramanı gördüm, üçüncüyü görmedim. Yayına girdik. Kameranın birine komut veriyorum, dediğimi yapmıyor. Sinirlendim ben de. "Kim lan bu o..... çocuğu" dedim. Bir ses geldi: "Baba, benim." Oğlum Ankara'da Show TV Haber'de kameraman. Meğer o programda üçüncü kamerada o varmış.
   
   





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
Nevsal Elevli
İlber Ortaylı
Ülkü Tamer