18 Ağustos 2003 Pazartesi
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   


1918'de İstanbul'da Ruslar

   
Devrimden sonra Kızıl Ordu'dan kaçan çarlık rejimi taraftarları İstanbul'a da hücum etti. Bu mültecilerin hayatlarındaki trajik renkler saymakla bitmez

            Fax: (0312) 427 20 64
   
    1918'in kasım ayından itibaren İstanbul, İtilaf Devletleri askerleri tarafından işgal edilmiştir. İşgal İstanbul'unun meyyus halkı, mağdur ve kovulmuş bir kitleyi ister istemez misafir ediyordu. Rusya İmparatorluğu'nun seçkinleri bilinmeyen bir geçmişe burada adım atıyordu. İçlerinde çar hazretlerinin son İstanbul sefiri Çarikov ve eşi de vardı. Eski büyükelçi Bebek'te küçük bir evde Fransızca öğretmeni olarak hayatını noktalayacaktır. Rusya'da ihtilal olmuş, savaştan çekilmişti; içsavaş ise devam ediyordu. Şehirler, bölgeler tek tek Kızıl Ordu'nun eline düştükçe; eski rejimin taraftarları, yüksek rütbeli memurlar, toprak sahipleri ve Amiral Kolçak, General Denikin ve Vrangel'in komutasındaki ordular ve mahalli hükümetler düştükçe onların taraftarı kafileler topraklarımıza sığınıyordu. Vrangel Ordusu'nun erleri birkaç yüz bine ulaşıyordu ve İngilizler tarafından sözde yerleştirildikleri kamplarda birbiri ardına telef oluyorlardı. İkinci Dünya Savaşı patladığında ise Avrupa ve Amerika'ya dağılan bu Beyaz Ordu subayları ve aileleri Sovyet büyükelçiliklerinin kapılarını dişlerinden tırnaklarından artırdıkları bağış torbalarıyla çaldılar. Saldırıya uğrayan vatan Rusya'nın kızıl ve beyaz evlatlarını bir araya getirmişti. O günden sonra sefaret resepsiyonlarında eski Beyaz Ordu mensupları da görünür oldu.
    Kaçanlar, Kızıl Ordu'nun kovaladığı Beyaz Ordu mensupları olduğundan, bunlara Beyaz Rus deniyor. Yanlış. Aslında Büyük Rus denen hakiki Ruslar ve Küçük Rus denen Ukraynalılar yanında Akruten de denen (Biyelorus) Beyaz Ruslarla karıştırılmaması gereken bu Beyaz Ordu kaçkınları; çantalarında tomar tomar tapu senetleri, eşine az rastlanır mücevherat, bir alay Çarlık veya Beyaz Ordu banknotu ile geldiler. Onlara göre Kızıl İhtilal nasıl olsa tutunamayacaktı; bu umutla dostlarının sattıkları arazilerin tapularını bile alan fırsat düşkünleri çıktı. Son kuruşunu da böyle harcayan bu uyanıklar, bir müddet sonra geniş arazilerin tapularıyla aç kaldılar. Mültecilerin harcayamadığı banknotlar İstanbul piyasasını doldurdu; halen Beyazıt'daki açık pazarda bulunur. Bu banknotların işe yaramayacağı anlaşılınca, sıra çantadaki mücevherata geldi. Rusya seçkinleri kıtlık çeken İstanbul'da hesaplı yaşamasını bilen insanlar değillerdi. Az zamanda aç kaldılar. Sefil ve her şeylerini harcadıkları bir hayatın içine yuvarlandılar.
    Sığındıkları Beyoğlu apartman odalarında doğru dürüst banyo bile yoktu. Uzun saçlarının sirkelerini temizlemekten bıkan hatunlar, kısa kestikleri saçla yeni bir moda yarattılar ve böylece İstanbul kuaförleri "haraşo saç" modasının merkezi haline geldi. Mistik tevekkülleri ile her türlü felaketi "haraşo-iyi" diye karşılayan bu insanları, İstanbul sevecen karşıladı. Kısa saçlı hatunlara erkek milletinin bayıldığını gören, büyükşehrin ne kadar aklı kısa hatunu varsa kuaföre koşuştu.
    Bir müddet sonra gelenleri can sıkıntısı, daha beteri para sıkıntısı sarmaya başlamıştı. İş yapmaya kalktılar. Herkes Rusları açtıkları restoranlarla anar, oysa ki "Deniz Hamamı" olmayan şehrin ilk modern plajını Florya'da Ruslar açtı. Kent, bir yığın kavmin subay ve askeriyle dolu idi. Kendilerine yerlilerden de uyan oldu, bir sürü para kazandılar. Bu plajların özelliği galiba "kaçgöçlü" olmamasıydı. Öte yandan Beyoğlu'nun döküntü "baloz"ları yani adi gece kulüpleri, eğlence ihtiyacına cevap veremeyince o devrin ünlü Rus barları açıldı. Napoleon'u kovalayan Rus orduları Paris'teki barlara çabuk anlamına gelen "bistro" adını bırakmışlardır. Şehrimiz şık restoranı, barı, kafeşantanın çılgınını mülteci Ruslar eliyle tanıdı. Bu barlar henüz Avrupa başkentlerinde de onların eliyle açılıyordu. Beyaz mültecilerle fuhuş geldi deniliyor, yanlış... Hep vardı, sadece rengi değişti. İki ulusun ortak özelliğidir; fuhşu da romantizmle karıştırıp abarttılar. Her iki taraftan aileler dağılmaya başladı. Çürümüş bir aristokrasinin alışkanlıkları da onlarla beraber geldi. Bu alışkanlık, yıkımın hüzünlü günlerinde onları daha fazla sardı; morfin...
    Mültecilerin hayatındaki trajik renkler saymakla bitmez. Bir müddet sonra Beyoğlu'nda Rus yetimlerin kaldığı bina yandı. Yıkılan aileler, intiharlar birbirini izledi. Nihayet kendilerine yardım eden bazı beynelmilel kuruluşlar sayesinde; grup grup şehri terk ederek New York, Paris, Berlin, Prag ve hatta Belgrad gibi yerlerdeki yeni meçhule yöneldiler.
    İçsavaş sırasında eski rejim seçkinlerinin Rusya'yı terk edecekleri tek kanal Karadeniz limanlarıydı. Deniz haydutlarının elinden kurtulanlar İstanbul'a sığınıyordu. Mülteci Ruslar tehlikeli bir vapur yolculuğuyla limana ulaşıyor; limanda bir işkenceye çevrilen uzun bir karantina devresi ya kaptanlara ya da işgal kuvvetlerinin liman yetkililerine verilen rüşvetle atlatılıyordu. Karaya adım attıktan sonra da onları bekleyen dolandırıcılar, dalkavuklar, çapkınlar ağının içinden geçerek Rusya özleminin içinde dağınık bir hayat yaşamaya başlıyorlardı. Bu şehre Rus orkestraları gibi, başkentin iyi müzik ve dans hocaları, sabırlı yabancı dil öğretmenleri de onlarla geldi. İstanbul bir de bu kitlenin yükünü çekti ama gelenlerin de alışılmadık bir renk bıraktıkları açıktı. "Natalia (Nataşa), Anastasia (Asia), Aleksandra (Şura), Antonina (Nina)" işgal döneminin İstanbul'unda unutulmadılar. İstanbul salonlarında Rus soyluları, işgalcileri de Türk seçkinlerini de büyülediler, en başta eski büyükelçi Çarikov ve zarif eşi... Ama paralar bitti. O zaman herkes bayılarak ve gaddar bir zevkle düşkünler edebiyatı yapmaya başladı. Kafkasya'daki bazı Ruslar, Kars sınırından içeri girdiler. Kars Türkiye'ye katılınca, bu renkli grup bir müddet hayatını sürdürmeye devam etti. 1950'lerde Kars şehri hâlâ eski Rusça kitapların, tabloların, sofra takımlarının pazarlandığı; Azerbaycan'dan gelen mülteciler sayesinde de kültürlü bir hayatın yaşandığı Kafkas şehri görünümündeydi.
    Bugün, "Nataşa"lardan ve bavul ticaretinden söz ediliyor. Öte yandan da karşılıklı Rusça ve Türkçe öğrenenlerin sayısı artıyor. Konsolosluklar iki tarafın nikah muamelelerinden başını kaldıramıyor. Fakat diğer yabancı evliliklerin aksine boşanmalar pek az. Galiba iki kavmin arasındaki bazı ortak noktaları dikkate almamız lazım... n
   





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
İlber Ortaylı
Ülkü Tamer