|


Garson dostların röntgeni ve ahtapot bataklığında arınma
Bizdeki servis sektörünün en gelişmiş bölümlerinden biri, lokantalardaki garson dostlardır; bir de onların gözleriyle görebilseler kendilerini, içeriye giren kadınlı erkekli müşteriler...
"Sade küçük dağları değil, büyüklerini de ben yarattım" diyenler kategorisinden olan erkek müşteriler, genellikle bir elleri pantolon ceplerinde, masalarda hiç kimse yokmuş gibi tepeden bir bakışla, başlarını sağa sola çevirerek kendilerine uygun bir yer beğenmeye çalışırlar. Sonunda da yine garsonların önerdikleri masalardan birini yeğlerler...
Mönüdeki yemekleri incelemeleri tepeden, yanlarında ayakta siparişlerini bekleyen garsonlarla konuşmaları tepedendir.
***
Bazıları konuşa konuşa küçük gruplar halinde girerler içeri; ya daha önceden ayırtmış oldukları masalara doğru yürürler konuşa konuşa; ya konuşa konuşa, yan yana çekilen masalarla grupları için sofranın büyütülmesini beklerler. Sanki kopmuş gibidirler, kendilerinin dışındaki dünyalardan. Garsonlarla konuşmaları da, sıradan ve otomatiktir...
***
Lokantalara azıcık ürkek giren çiftler de vardır. Erkekler, doğal davranmaya çalışsalar da, sağa sola bakışlarında belli belirsiz bir acemilik, kadınlar da ise yanındaki erkeğe sığınmanın, iddiasız bir yumuşaklığı vardır. Kendi seçtikleri masalardan çok, garsonların gösterdiği masalara otururlar...
***
Garsonlarla tartışma çıkaran kadın - erkek müşterilere de rastlanır, arada bir...
Kadınlar, istedikleri balığı beğenmediklerini, yanlarındaki erkeklere söylerler genellikle. Erkekler de, daha sertçe bir sesle garsonlara:
- Al götür bu balığı, bir şeye benzemiyor, derler.
Bazen de kadınlar, doğrudan doğruya, eleştiriyle azar arası bir sesle, görevli garsona:
- Alın götürün bu balığı, bayat derler; kırk yılda bir, balık çekti canım, o da bayat çıktı...
Garson da, yumuşak bir sesle, balığın daha o sabah taze taze geldiğini, müşterilerden itiraz edenin hiç çıkmadığını söylemeye çalışır.
Erkek:
- Hadi kısa kes, al götür, diye biraz daha sertleşir ve yanındaki hanıma sorar:
- Başka bir şey ye, ne istersin?
Kaprisli olanlar:
- Vallahi iştahım kaçtı, derler, hiçbir şey istemiyor canım.
Çok az da olsa, bir şey yemeden lokantayı terk eden çiftlere de rastlanır; başka bir balık söyleyip, onu da bayat bulanlara da...
***
Garson dostlar, hiç renk vermeden öyle bir bilirler ki gelen müşterilerin hangi kategoriden olduğunu; sadece müşteriler bilmez, kendilerini "özel bir kişilik" zannederken, hangi psiko - sosyolojik grubun bir örneği olarak görüldüklerini...
***
Başbakan Tayyip Bey'in Almanya ile İtalya gezileri; Irak'a asker gönderip göndermeme sorunları yanında; AB üyeliğini de, yeniden tazeledi medyanın gündeminde...
Hiç enseyi karartmayın. Avrupa Birliği, Rusya'dan sonra elbet sarmalayacak Türkiye'yi de... Mevcut politikacıların iradesini çok aşan, evrensel bir değişimin sonucu olarak, en geç 20 - 30 yıl sonra...
***
Dünkü Zaman gazetesinin manşeti de, politikacıların iradesini çok aşan bir saydamlaşmanın somut belgesiydi:
"32 deprem konutunu 34 yılda bitiren devlet hak sahiplerini ilanla arıyor - Devlet, 1969 Buldan depreminde binaları hasar görenlere konut sözü verdi. Ancak konutlar yeni tamamlanabildi. 11 Eylül'deki kura çekimi öncesinde hak sahiplerini bulabilmek için el ilanı dağıtılıyor. Depremde 36 yaşında olan Ahmet Hatunoğlu, 'Evlerinin bitmesini bekleyenlerin çoğu hayatta değil' dedi."
***
İşte bu da tam bir Türkiye röntgeni. 20 yıl önce böyle bir röntgen, manşet olarak yansıyabilir miydi basına?
Demek ki biz de, gelişip saydamlaşıyoruz. Saydamlaşa saydamlaşa 25 - 30 yıl sonra, dibindeki ahtapot bataklıklarının arınıp, iyice berraklaştığı bir akvaryuma döneceğiz.
Ne kadar güzel, öyle değil mi? Şanlı tarihimiz için şiirler yazmış olanların da ruhu şaşacak bu işe, ekonomik tarihimizle hiç ilgilenmemiş olanların ruhu da...
***
Kazara kimseye ait olmayan okyanusları bizler de kullanmış olsaydık. Kazara 3 bini aşkın belediye başkanı, kendi anadilinin "yazı" boyutundaki "estetik özenler"den; ailesinden gelme bir "lezzet alma" zevkine sahip olsaydı. Kazara genç kuşaklar, gemicilikte "iskele - sancak" kavramlarıyla, daha bebekliklerinde bütünleşmiş olsaydı...
***
Olsaydı da bulsaydı, bulsaydı da olsaydı...
Enseyi karartmayın. Er geç 21. yüzyılın görüntüden ibaret olmayan çağdaşlığı içinde gireceğiz 22. yüzyıla...
Hele yılda 20 milyar dolarlık global sermaye yatırımları bir başlasın... Ve Başkan Bush'un uğradığı fiyaskolara benzer ırgalanmalarla, bir güzel sallanmaya başlasın, "demagoglar saltanatı" da...
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|