|


İstanbul dağdağası, Köyceğiz ve Ekincik Koyu...
Geçtiğimiz pazar günü, saat 17.00'deki İstanbul - Dalaman uçağı, iki buçuk saatlik bir gecikmeyle 19.30'da kalktı.
Neredeyse dört aya yakın bir süredir Köyceğiz'e gittiğim yoktu. O canım kopkoyu yeşil yapraklı, bodur ağaçlı narenciye bahçeleri; başka yerlerde kolay rastlanmayan günlük ormanları; okaliptüs koruları, oğlakların zıplayıp hopladığı ufarak keçi sürüleri, orada burada otlayıp duran siyahlı beyazlı inekler ve Köyceğiz Gölü...
***
Yaz aylarıyla birlikte, eylülün yarısı da geçip gitmişti. Artık okullar açılıyordu. 14 milyon öğrenci ile aileleri, telaş içindeydiler.
Ve İstanbul yollarında yaz boyu sürmüş olan altyapı çalışmalarıyla kazılar, hala sürüp gidiyordu. Ajanslardan öğrendiğimize göre, kentin tam dört yüz değişik bölgesinde yollar ya tümden, ya yarı yarıya kapanmış durumdaydı. Okulların açılmasıyla şimdi bir de, 250 bin öğrenciyi götürüp getirecek, servis arabalarının trafiği eklenecekti İstanbul'un dağdağasına...
***
Pazar günü Atatürk Havalimanı'na geldiğimizde saat 16.10'du... Dalaman'a 17.00'de kalkacak olan uçak iptal edilmişti.
Önce uçağın bir saatlik bir gecikmeyle kalkacağı ilan edildi; derken gecikme bir buçuk saate, iki saate ve iki buçuk saate çıktı. Gecikmenin nedenini kimsenin bildiği yoktu.
Yolcuların üstünde madeni bir şey bulunup bulunmadığını saptamak için; tek tek altından geçirildiği; polis denetimindeki elektronik kapılardan geçmiştik. Cebimdeki anahtarları, çakmağı, sigara paketini çıkarıp, kapıların yanındaki, kutumsu özel yerlere de koysam; elektronik çerçevenin içinden geçerken, mutlaka yine ötüyordu kapılar; pantolon askısının madeni kıskaçları, ayakkabıların içindeki madeni kalıplardan ötürü... Polisler kibar ve ciddi, bazen elleri, bazen özel aygıtlarıyla üstümü şöyle bir tarıyorlardı. Sonra da:
- Geçin, diyorlardı.
Uçaklara biniş kapılarının bulunduğu, ışıklarla donanmış renk renk mağazalı, kafeteryalı bekleme salonuna, daha doğrusu ucu bucağı görünmeyen bekleme bölümüne geçerken; yolcu kuyrukları uzadıkça uzuyordu.
İkinci bir kontrolün daha yapıldığı elektronik kapılardan biri arızalanmıştı.
***
Bizim 17.00'de kalkacak Dalaman uçağının, zamanında kalkamayacağını öğrendiğimiz sırada, kafeteryalardan birinde kimi gördük biliyor musunuz?
Oktay Akbal'la eşini...
Ben diyeyim 10 yıl, siz deyin 15; çok uzun yıllardan beri Oktay'la karşılaştığım yoktu...
Ne kadar, ne kadar, ne kadar sevindim. Hemen koştuk yanına; bir sarmaş dolaş olma ki, sormayın...
Derken efendim uzaktan, İlhan Selçuk da görünmez mi?
80'iyle neredeyse basket oynamaya başlamış, yarım asırlık üç eski dost...
Gözlerim azıcık yaşarır gibi mi oldu ne; bilmiyorum.
***
Irak'a asker gönderilecek mi, gönderilmeyecek mi?
5 yıl sonra bugünkü manşet kahramanlarından ne Bush kalacaktı ortalıkta, ne Tony Blair, ne Arafat, ne Şaron, ne de o fasileden daha kimbilir ne kadarı...
Ve bizim kuşaktan arta kalmış kalem adamları, "demagoglar saltanatı"nın ne parlak yıldızlarını görmüştü ki, belirli bir süre sonra sönüp sönüp gitmişti hepsi.
***
Bizim uçak 20.25'te indi Dalaman'a... Akbal'larla birlikte bindik Çulhacı'nın arabasına... Yol boyu; "küreselleşme" üstüne bir güzel kafalarını şişirdim onların.
Oktay'la eşi olgun dostlardı. Benim konuşma mitralyözünü, gençlik yıllarımdan kalma bir alışkanlık olarak değerlendirdiler gülerek...
Doğruydu söyledikleri; ben büyümeden yaşlanmıştım galiba...
***
Salı günü Ekincik Koyu'nda, Akdeniz'in upuzun ıssız kumsallı plajları da harikaydı, Akdeniz'in suları da...
Alman, Hollanda, İngiliz, Fransız bayraklı yatlar duruyordu az uzaklarda...
Sularda sırtüstü masmavi göğe bakarken Edirne'de İstiklal mektebinde, ilkokula başladığım, 1932 - 33 yıllarını düşünüyordum. Müdürümüz Dündar Bey'di, sınıf hocamız da Hikmet Hoca'nım; iki yıl önce hayatta olduğunu öğrendiğim Hikmet Hoca'nım...
***
Aradan geçen 70'i aşkın yıl içinde, ne şişinmeler, ne övünmeler, ne martavallar, ne vaatler, ne hamasetçi megalomanyaklıkları görmüştük...
Oysa ne gerçek bir hukuk vardı ortalıkta, ne saydam bir ekonomi, ne objektif bir tarih...
Ve bizim kuşağın üçte ikisi çoktan kaybolup gitmişti...
***
Okula yeni başlayan minikler de, kimbilir neler ve neler yaşamış olacaklardı 70 yıl sonrasında...
Akdeniz'in güneşli sularında, sırtüstü, göklerin sonsuzluğuna dikilmiş gözlerimle, farkına varmadan mırıldanır gibi oldum içimden:
- İnşallah güzel şeyler yaşarlar...
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|