|


Tren gider...
Güneşli sonbahar sabahlarında Küçükçekmece istasyonu bütün süslerinden, kirlerinden ve ağırlıklarından soyunmuş çırılçıplak bir "yaşam" kokuyor.
Ortadaki camlı büfe, büfenin içinde alçıdan kedi heykelleri, sıra sıra sandviçler; akarken kurumuş yağ lekeleriyle, küçük, dört köşe, elektrikli tost makinesi...
Orta halliden fıkaraya yakın ailelerin, alaturka hanımları, kızları... koşuşan bir iki çocuk... Köyden kasabaya, kasketle yün çorabı çıkarmadan, pantolon giyerek terfi etmiş erkekler...
***
Tıngırdaya tıngırdaya gelen tren...
Tahta, tahta sıralı ama temiz, üçüncü mevkiler.
Pencerelerden giren güneş... Küçükçekmece Gölü... Açıklara doğru uzanıp giden Marmara... Florya'nın yolları... Ataköy'ün yapıları... Kazlıçeşme, Kocamustafapaşa...
Vagonlara binen, vagonlardan inen insancıklar... Başörtülü, mantolu kadınlar... "Lüküs" de olmaya azıcık özenen tazeler...
***
Pencerenin yanına oturup, bir onlara, bir Marmara'ya baka baka gidiyorum.
Bu insanlar da, içlerinde zaman zaman büyük hayatların özlemini duyarlar herhalde, diye düşünüyorum. Hizmetçili geniş apartman daireleri, sayfiye villaları, güzel giyimler, güzel eşya, falan filan...
Aralarında öyle bir hayat sürmek için de, uğraşmaya kalkanlar vardır elbet. Radyolarda bu telkinler, gazetelerde bu telkinler, sinemalarda bu telkinler...
***
Oysa önemli olan böyle bir hayata geçebilme yarışına girmek midir, yoksa bütün insanlara güvenli bir hayat verme çabasına girmek mi?
Hastaneye gidince kovulmasınlar; çocukları aileye yük olmadan bütün çocuklarla aynı şartlar içinde okusun; ufak ama kirası aile bütçesini ezmeyen bir evleri olsun; haftada iki defa et yiyebilsinler; devlet dairelerinde kötü muamele görmesinler; işsiz kalmasınlar, hakları çiğnenmesin...
***
Bu sağlamlığa yönelmek; insanların kafasına büyük hayat özlemini sokuşturmaktan daha çok bir mutluluk sağlamaz mı acaba topluma?
Zor bütün bunları çerçeveleyip, yerine oturtarak, plan ve programla halka anlatmak... Piyangodan çıkacak para rüyalarını, toto hırslarını kenara itip; çalışmanın yaratıcılığına yöneltmek hepsini...
***
Üçüncü mevki bir tren, temiz ama fiyatları ehven bir deniz kıyısı gazinosu... Dünyayı bilen genç kızlar, genç kuşaklar... Müzikten yana, kitaptan yana konuşmaları... Temiz, dayanıklı giyimler...
Benim düşüncelerimi böyle bir tablo daha rahat ettiriyor.
İnsan mutluluğunu, borca alınmış bir minibüs şoförlüğüyle dükkan açmaya; oradan da bir katını kiraya vermek üzere, iki katlı ev yapmaya ve bunun çabası içinde kavrulmaya yönelmesinde görmüyorum.
***
Ali tornacıdır, Nuri elektrik tesisatçısı. Mehmet motor üzerinde çalışır. Salih, dayandı mühendis oldu. Neriman steno çıktı bu yıl. Feride laboratuvarda çalışıyor...
Bunların yaratacakları dünya; Feride'nin tüccar koca düşünmesinden; Neriman'ın daktilo olmak için arka aramasından; Mehmet'in komisyoncu yanına girmesinden daha sıhhatli değil mi?
Çalıştıkça birer motosiklet, daha çalıştıkça belki birer küçük araba da alırlar kendilerine... Tatil haftalarında gezmeye giderler memleketin köylerine...
Baca baca fabrikalar, blok blok evler, şantiyeler, araştırma enstitüleri...
***
Tren Sirkeci Garı'na gelir...
İner insancıklar trenden.
Biri sokulur yanına, Babıali'ye çıkarken:
- Ağabey açım, bir yirmi beş kuruş versene...
Arabalar geçer caddelerden, içlerinde nereye gittikleri, ne iş yaptıkları pek de belli olmayanlar...
Ve okursun gazetelerde:
- Bütün Türkiye'de kütüphane sayısı üç yüz yirmi beşi geçmiyor.
Düşünürsün ki, bu rakam Fransa'da elli binlerin üstündedir...
Not: 39 yıl önce yazılmış bir yazı.'Milliyet'ten.
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|