|


ABD, AB, Irak ve biz...
Bernard Lewis'in Türkiye için ortaya sürdüğü "Doğu - Batı" tezinin pırıltısından etkilensem de, içerdiği "bugünkü tercih" görüşüne katılamıyorum tam.
Atlantik'in ortasından bir fikirsel ayrım çizgisi geçtiği doğru. Ama Lewis'in aksine, bu ayrımın kalıcı olamayacağına inananlardanım ben. Şu anda bile Avrupa'nın, ABD ile giderek daha fazla uyumlulaşmaya doğru ilerlediğini düşünüyorum. Türkiye için de, "ABD ile yakın işbirliği" ile "AB'ye entegrasyon" birbirine alternatif değil, birbirini destekleyici süreçler bence.
Kafamız daha fazla karışmadan, Lewis'in, muhtemelen yazılarından da bildiğiniz, pırıltılı sözlerine kulak verelim.
Ünlü Ortadoğu tarihçisi, geçen haftabaşında, American Enterprise Institute adlı muhafazakar fikir kuruluşunun düzenlediği konferansın kapanış konuşmasını yaptı. Bu konuşmada Türkler'in kaderini çizen tercihi şöyle anlattı:
"Türkler, oldum olası Doğu ile Batı arasında bir tercihe zorlandılar ve en kritik kavşaklarda yüzlerini hep Batı'ya döndüler. 11'inci yüzyılda bu tercih Çin ile İslam arasındaydı. İslam 'Batı' idi, İslam'a yöneldiler. 19'uncu yüzyılda, İslam ile Avrupa arasında çizildi çizgi; Türkler Avrupa'yı seçti. Şimdi yine bir tercih var Türkler'in önünde; yine Doğu ile Batı arasında. Ve Doğu ile Batı'yı ayıran çizgi, bu kez Atlantik'ten geçiyor."
ABD bir adım önde...
ABD - AB ilişkilerini ve etkileşimini pek az izliyor, izlediğimiz istisnai durumlarda da yavan birkaç yorumla çıkıyoruz işin içinden. "ABD askerinin Türkiye'den geçmesine izin vermemekle AB'nin gözüne girdiğimiz" değerlendirmesini içimize sindirebiliyoruz örneğin.
Oysa transatlantik ilişkileri, Türkiye'nin dünyaya eklemlendiği ana eksen.
Bu ekseni de, esasen Washington - Berlin hattından çizmek yanlış olmaz. Almanya ve ABD, Türkiye'nin geleceği ile en yakından ilgili, bu geleceği etkileme potansiyeli de en fazla olan iki ülke.
Geçen haftaki Bush - Schröder görüşmesine, bir de bu gözle bakmakta yarar var. Irak Savaşı öncesinde, Bush yönetimini çok sert eleştirenlerden, sosyal demokrat Şansölye Schröder, Irak'ta devreye girmeye hazır olduklarını söyledi bu kez. Bush, "(Berlin ile) Irak konusunda yaşadığımız ayrışmayı aştık" derken, Schröder Irak'ın polis ve güvenlik güçlerini eğiteceklerini belirtiyor ve "Kaynaklarımızı kullanarak, Irak'ta yardımcı olacağız" diyordu.
Bu tablo Almanya'nın, örneğin Fransa'ya kıyasla, Washington'a daha yakın bir noktada olduğunu gösteriyor. ABD başkentinde görevli bir İngiliz diplomata, Schröder - Bush görüşmesini nasıl okuduğunu sorduğumda, "Alman realizmini, Alman romantizminden hep daha etkileyici buldum ben" diyor bana.
Lewis'in yukarıdaki sözleri söylediği toplantıda konuşanlardan Richard Perle'ün iddiası, Alman tutumunu da etkilemiş midir acaba?
Siması, Amerikan şahinlerinin simgesine dönüşmüş olan Perle, ABD'nin Irak'ta demokrasinin yolunu açmasının öneminin, bugünlerde yaşanan ve zamanla aşılacak olan güvenlik sorunu ile gölgelenmeyeceğini anlattı. Dedi ki, "Birkaç yıl sonra, Irak yönetimince, Bağdat'ın meydanlarından birine Başkan Bush'un adı verilmezse çok şaşırırım."
Ne dersiniz, üzerine basılıp geçilsin diye yerlere Baba Bush'un resmini yaptırtan Saddam rejiminden sonra Bağdat'ta iktidara gelecek olanlar, oğul Bush'u bir tür kahraman sayacaklar mı?
Bence, ABD'nin Irak'ta işi yarım bırakmaması, gerekli parayı ve enerjiyi harcamayı sürdürmesi halinde, Bağdat'ta en azından bir Bush Bulvarı görmemiz pek de uzak olmayacak.
Kanımca, Eski Kıta'da da böyle düşünen, yani ABD'nin Saddam'ı devirerek Ortadoğu'da değişim kapısını araladığını gören birçok başkent var. İngiltere, İspanya, Portekiz gibi Atlantik Avrupası ülkeleri, Polonya, Macaristan ve Doğu Avrupa'nın geri kalanı zaten bu safta. Göstergeler o ki, şimdi Berlin'de yapılan muhasebe bile, ABD'nin Irak'ta dünyanın "bir adım önüne geçtiği" yönünde.
Eşit değil, artı olmak...
Avrupa'nın birlik olma macerası, ABD'nin dünya politikasındaki etkinliğinden bağımsız başlamadı. AB, Washington'ın başından beri desteklediği ve kendisine, ulus devletler - Avrupası'ndan daha sağlam bir müttefik sunacağına inandığı bir proje. ABD, bizim bu proje içinde olmamızı da, AB'nin Türkiye'ye getireceklerinin yanısıra, Türkiye'nin de AB'ye katacakları nedeniyle istiyor.
Bu son noktayı düşünelim biraz.
Türkiye'de, Kopenhag Kriterleri'ni karşılamanın, AB kapılarının bize açılmasına yetmesini isteyenler var. Demokratik kurallar ve iktisadi düzenlemeler bazında AB ülkelerine "eşit" olursak, AB dışında kalmamamız gerektiğine inananlar var.
Ben ise, Türkiye'nin AB'ye girebilmesi için "eşit" değil, "artı" olmasının gerekeceği kanısındayım. Yani AB'nin, Türkiye gibi büyük bir ülkeyi içine alırken, öncelikle "Bize ne kazandırıyorlar" diye soracağını ve ancak Türkiye'nin Avrupa projesine getireceği "artı" konusunda net bir görüş oluşursa, AB kapısından geçebileceğimizi düşünüyorum.
Türkiye, 21'inci yüzyılın kaderini en fazla çizecek olan Ortadoğu ile Asya'ya uzanan coğrafyada, pısırık değil dinamik, demokratik değişime direnen değil önünü açan, tribünde değil sahada olabilirse "artı" değeri artacaktır.
Ankara'nın Irak'ta devredışı kalması, Türk - Amerikan ilişkilerine çizik atmasından öte, Türkiye'yi kendi geleceğini belirleme potansiyeline sahip bir denklemde "etkisiz eleman" olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Bu hatanın, AB ile ilişkilerimize yaramadığını, aksine Avrupa için "artı" olma potansiyelimize zarar verdiğini düşünüyorum. Bu hatadan dönebiliriz.
ycongar@erols.com
|
|

|