26 Ekim 2003 Pazar
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   



   
Deryada deryalıklar...

       
Bazen bilmeden, farkında olmadan izlersin birini. Kalabalık arasından onu niye seçersin, bilemezsin, hatta seçtiğini bile bilmezsin. Onca insandan farkı nedir, onu da söyleyemezsin

       
    Siz hiç karabatakları izlediniz mi? Daldığı yeri görürsünüz, sonra neredeyse endişe verici bir zaman geçer aradan, bütün denizi gözünüzle tararsınız, nereden çıkacağını bilemezsiniz, hangi yöne gittiğini. Sonra bir yerden çıkar karabatak. Bu kez de yeniden ne zaman dalıp gözden yiteceğini beklemeye başlarsınız. Karabatakları izlemek böyledir; öngöremezsiniz, tahmin edemezsiniz, beklersiniz ve endişelenirsiniz. Yine de izlersiniz. Sorsalar niye diye, söyleyemezsiniz.
    Derya Arbaş öldü. 35 yaşında, bir çocuk-kadınken henüz, kalbi durdu bir koltuğun üzerinde. Yoruldu, uyudu. Daha birkaç gün önce dedesi ressam Avni Arbaş'ın tabutunun önünde alt dudağını sarkıtmış, eliyle burnunu siliyordu. O kadında bir şey vardı. Sorsanız ne diye şimdi, bilemem. Ama karabataklara bakmak gibi garip bir şeydi. O yüzden yazmak isterim.
   
   
"Üstü kalsın!"
    Cemal Süreya her ölümün erken ölüm olduğunu söylemiş sonra da, "Üstü kalsın!" demişti. Derya da öyle dedi ama galiba bu kez bahşiş, hesaptan bile fazla geldi.
    Galiba annesiyle bir derdi vardı, doğmuş olmakla ilgili bir derdi vardı. Kızılderili kadını olup Türkiye'ye gelip bir otobüste taciz edilmekle ilgili bir derdi vardı. O Los Angeles'ta bir Kızılderili, İstanbul'da "afet-i devran" olarak durmayı beceremeyen biriydi. Kendini sevmeyen kadınları mutlaka en başında birileri sevmemiştir. O kadınlar o yüzden hep kendini hep onu sevmeyenlere verir! Siz uzaktan şaşarsınız bu kadar güzel bir kadının nasıl olup da mutsuz olduğuna, nasıl olup da belini doğrultamadığına. Hatta bazen "O güzellik bende olsa prenses olurdum" diye bile geçirebilirsiniz içinizden. Ama siz çaresiz bir serçe olduğuna inandırılmış bir anka kuşunun içinden neler geçtiğini bilemezsiniz... Derya galiba hayatında kibirli tavuklardan başka kuş bilmeyen bir dünyada kalmıştı, ismi bilinmediği için kıymet biçilemeyen bir anka gibi... Ya da anne anka onu yuvadan atmıştı; bu yüzden belki de onun ilk günden beri kanadı kırıktı.
    Annesi ekranlarda şimdi, kızı için "Öldü" diyor biriyle telefonla konuşurken. Bir tuhaflık var sesinde, bir hissizlik. Belli ki anne ankanın da acıklı ve gizli bir öyküsü var derinlerde... Buradan bakınca görünmüyor.
   
   
Dilan'ın sesi
    16 yaşındayken insan, "Dilan" gibi bir filmde neden oynar? Daha eğlenceli şeyler varken hayatta niye öyle bir öykünün peşinden gider? Sonra aniden filmin çekildiği köyün ağasının oğluyla neden evlenir? Sonra ortadan kaybolup yine karabatak gibi, yeniden bambaşka bir halde ortaya çıktığında önceki hikaye nereye gitmiştir? Bir "dizi kadını" olmaya çalışırken kendini sıkıştırışını izlersin bir süre. Sonra aniden yine sadece soylu ruhlara has bir alçakgönüllülükle bir röportaj verirken görürsün onu. Ne söyledikleri, ne yaptıklarıdır izlediğin, başka bir ışık, başka türlü bir hikayenin ipuçlarını bırakır ortaya, sadece görebilenlere... Şimdi "Dilan"daki çığlık sahnesi geliyor gözümün önüne, afişteki o yüzü. O yüzün öyle acıyla buruşması için daha önce o yüzün işte,
    o hali bilmesi, deneyimlemiş olması gerekir. Daha önce hakikaten etten, derinden acı çekmemiş kimse öyle bağıramaz aslında...
    Genç bir kadının ölümü üzerine, ta içimin içinden geldi bu yazıyı yazmak. Neden derseniz bilemem. Hatta o kadın hakkında neredeyse hiçbir şey bilmem. Ama sanki ölü bedeninin üzerine elimi koymak istedim. "Kendini affet" demek istedim. "Ben seni sevdim" gibi bir şeyler söylemek istedim. Mutsuz bir kadındı o, kırgın bir kadın; acısını almak istedim. Niye derseniz, bilemem. Kendisini sakat bir serçe zanneden bir anka kuşu daha öldü, Kaf Dağı'nın ardına haber göndermek istedim. Bir cinayettir herhalde bu, ama nasılsa artık çok geç olduğu için çözmek istemedim...
   
    ecetem@hotmail.com
   
   





Çetin ALTAN
"Gücü yeten, soyar gücü yettiğin"...

Melih AŞIK
Kanun namına

Fikret BİLA
Cumhuriyete saygı

Hasan CEMAL
Çığlık duyuldu!

Güneri CIVAOĞLU
Havada bulut var

Can DÜNDAR
Bir meydanın ölümü

Abbas GÜÇLÜ
Ankara'daki yürüyüş ve sonrası

Hasan PULUR
Burun karıştırmanın tarihe tanıklığı...

Derya SAZAK
Derviş'in yolu

Meral TAMER
Ikınma, tıkınma, sıkılma!

Ece TEMELKURAN
Deryada deryalıklar...

Tamer HEPER
Cennette yaşıyoruz

Güngör URAS
'Osmancık - 97' 'baldo'ya rakip oldu