|
|


Bağdat günlüğü - 5 / Hasan Cemal / Bağdat
ABD, rejimle birlikte devleti de çökertmiş!
Terör her geçen gün artıyor. Her rastladığıma nedenini soruyorum. Genellikle yanıtı şöyle: "Her şeye sıfırdan başlayabileceklerini sandılar. Boşlukta direniş büyüdü."
Kasrı Mercan Oteli'nin balkonunda mehtaplı gecenin sessizliğini dinliyorum. Hurma ağaçları hafif rüzgarda salınıyor. Meydanın ortasında Abbasi halifelerinden birinin heykeli var. Parkın loş ışıkları altında, bir elinde kitabıyla ayağa dikilmiş duran sarıklı koca adamın sakallı görüntüsü bir tuhaf...
Hiç trafik yok.
İki Amerikan kariyeri geçiyor.
Elleri silahlı askerler. Zırhlı araçların ışıldakları, apartmanların cephesini yalıyor. Balkonları, çatıları şöyle bir aydınlatarak meydanı dolaşıp yan sokakta yitip gidiyorlar. Gecenin karanlığında evleri tarayan ışıldaklar irkiltici...
Ramazan bombaları
Bekliyorum.
Bakalım bu gece de Ramazan bombaları patlayacak mı diye... Geliniyle damadı Türk olan Iraklı bir hanımefendiyle gündüz vakti sohbet ettik. Sesinde öfkeli titreşimlerle şöyle demişti:
"Geçen gün alışveriş yapıyordum. İki tane Humwee geldi. Silahlı askerler inip markete girdiler. Ama araçlar öylesine durdular ki yol tıkandı, trafik bir anda felç oldu."
Ve ekledi:
"Memleketin efendisi onlar ya... Irak şimdi onlardan soruluyor ya..."
Nada Shawket, kadın gazeteci:
"İşgalciyi kimse sevmez!"
27 yıllık gazeteci. Londra ve Bağdat'ta eş zamanlı olarak günlük çıkan Arapça Ezzaman gazetesinin konuk salonunda laflıyoruz. Saddam'ın devrildiği 9 Nisan gününe kadar hükümetin yayın organı olan El Cumhuriye gazetesinde çalışmış. "Bağdat düştü, Amerikalı askerler geldi, gazetenin kapısını kapatıp çıktık" diyor. Öncelikli yakınması, güvenlik derdi:
Kadınların hiç şansı yok
"Altı ay öncesine göre durum tabii daha iyi. Yani Ali Babalar, hırsızlar... Ama şimdi de patlayan bombalar var. Eskiden aileler özellikle Ramazan'da iftar sonrası birbirlerini ziyaret ederlerdi. Şimdi bu kalmadı. Korkuyorlar. Sadece evler birbirine yakınsa gece dışarı çıkabiliyorlar. Hele kadınlarla çocukların hiç şansı yok. Eve tıkılıyorlar."
Üç noktayı vurguluyor:
"Saddam gitti, kesinlikle geri istemiyorum onu. Savaşa karşıyım. Ama şunu bilin: Bu adamı içeriden devirmek imkansızdı. Amerikalıları da istemiyorum. İşgalciyi kim sever ki?.. Ama biraz daha kalmaları lazım. Yoksa daha beter kaosa düşeriz."
Düşünüyorum.
Kasrı Mercan Oteli'nin balkonunda, gecenin sessizliğinde Iraklı kadın meslektaşımın savaşla, Saddam ve Amerikalılarla ilgili söylediklerini not alıyorum. Bir yandan da bekliyorum, bu Ramazan gecesi de bombalı geçecek mi diye.
Sıfırdan başlamak istediler
Bombalar, intihar saldırıları, bombalı arabalar... Yani gitgide yükselen şiddet grafiği... Her gün öldürülen, yaralanan Amerikan askerleri... Ve hiç ayrım yapmadan vurmaya başlayan, bu yüzden her geçen gün kör niteliği kazanan terör...
Nasıl oldu bu?
Beş gündür Bağdat'ta neredeyse her rastladığıma yöneltiyorum bu soruyu. Ezzaman'ın yazı işleri müdürlerinden Nada Hanım'ın yanıtı: "Amerikalıların en büyük yanlışı, daha gelir gelmez yalnız rejimi değil, devleti de olduğu gibi çökertmeleri oldu. Partiyi, orduyu, polisi... Her şeye sıfırdan başlayabileceklerini sandılar. İstihbaratın en tepesindeki adamı, hadi diyelim yardımcılarını da at. Ama hepsini atarsan olur mu? Bu asker için de, polis için de, Baas Partili için de geçerli... Askerden, polisten, istihbaratçıdan öfkeli, ailesine bakacak parası olmayan, koca bir işsizler ordusunu kapının önüne koydular. Bizi tanımıyorlar. Bizim kültürümüze aşina değiller. Bir de devleti çökertip koskoca bir boşluk yarattılar. Kendileri de dolduramadılar. Bu boşlukta direniş büyüdü. Şiddet yükseldi. Çok güçlüyüz, her şeyi biz kendi başımıza yaparız sandılar, olmadı işte. İstikrar zaman alacak. Yönetim ve sorumluluğu daha büyük bir hızla bize, Iraklılara bırakmaları lazım."
Bombalı Ramazan'ı anlatan sözler.
Bu değerlendirmeyi geçen mayıs ayında, Bağdat'ın Teknoloji Üniversitesi'nde bir profesör, ayaküstü beni bir köşeye çekip yapmıştı. O tarihte daha Amerikalıları, sivilleri hedef alan bombalar patlamıyordu. Anımsıyorum o akademisyen, Amerika'nın yanlış yaptığını, rejimle birlikte devleti de çökerttiğini, bunun da her türlü sabotaja açık bir istikrarsızlık ortamı yarattığını söylemişti. O zaman fazla kulak vermemiş, bir yazımda şöyle bir değinmiştim.
Saldırılara sempati var
Iraklı meslektaşımı dinlerken bir şey dikkatimi çekiyor. Amerikalıların istikrar açısından bir süre daha kalmalarının doğru olacağını belirtiyor. Ama aynı zamanda Amerikan hedeflerine yönelik saldırılara ilişkin bir sempati titreşimi kendini belli ediyor konuşurken.
Ama aynı sempati titreşimi, Birleşmiş Milletler'e, Kızılhaç'a veya Iraklı sivil hedeflere yönelik saldırılarla ilgili sözlerinde dikkati çekmiyor. Bunları hiç onaylamadığını, bu hedeflere olan saldırıların Irak'ın dışından geldiğini belirtiyor.
Soruyorum:
"Amerikan hedeflerine saldırılar, paradoksal olarak Irak'ta yönetimin, güvenliğin, sorumluluğun Iraklılaşmasını mı hızlandıracak? Irak dışından gelenlerin düzenlediği diğer saldırılar ise Irak'ı istikrar hedefinden daha beter uzaklaştıracak mı? Konuşurken sanki böyle bir ayrım yapıp, birini üstü örtülü onaylayıp öbürüne karşı çıkıyorsunuz, öyle mi?"
Bu sorum yanıtsız kalıyor.
Öğlen gittiğimiz yer akşam bombalandı
Nihayet patlama! Gecenin içinden güüm güüm sesleri... Gazeteci milleti, Kasrı Mercan'ın önünde tahmin yürütüyor. BBC World'ü açıyorum. Haberlerde veriyor. Roketler, Amerikan işgal yönetiminin, El Reşit Oteli'yle Irak Yönetim Konseyi'nin de bulundukları Convention Centre'da patlamış.
Üç Amerikan askeri yaralı.
Aynı gün öğle vakti gitmiştik, Dicle Nehri'nin sol yakasında Convention Centre'a. Olağanüstü güvenlik kordonlarını birbiri ardından aşarak, sürekli aranıp sorgulanmıştık. Dikenli teller... Beş metre boyunda beton bloklar... Kum torbaları... Nöbetçi kulübeleri... Elleri tetikte silahlı askerler... Ve kurt kırması bir köpek...
Nepalli askerler nöbette
Burnu bombaya hassasmış!
Matriks gözlüklü sivil bir Amerikalının talimatıyla geldi, bizim Ahmet Dumanlı'nın fotoğraf aletleriyle dolu yeleğini de şöyle bir kokladı. Kocaman yazmışlar, fotoğraf çekmek yasak. Tam El Reşit Oteli'nin önündeyiz. Irak Savaşı'nın önde gelen mimarı, Pentagon'un iki numarası Paul Wolfowitz kalırken, bu yakınlarda roket yağmuruna uğrayan bina. Çaktırmadan birkaç kare çekiyor Ahmet...
Bir jip bizi alıyor, Genel Vali diye nitelenebilecek Paul Bremer'in ofisinin hemen arkasındaki Irak Yönetim Konseyi'nin bulunduğu binaya götürüyor. İlginç, buranın kapısında ise Nepalli askerler nöbet tutuyor. Yine beton bloklar, tel örgüler, kum torbaları, nöbetçi kulübeleri...
Kale içinde kaleler!
Geçenlerde ABD Savunma Bakanı Rumsfeld'in internette okuduğum yazısı aklıma takılıyor. Yirmi yıl önce Beyrut'ta 240 Amerikalının öldüğü ve ABD'nin Lübnan'dan çekilmesine yol açan intihar saldırısını anarken şöyle demiş Pentagon'un patronu:
"Yirmi birinci yüzyılda özgür insanlar olarak yaşamak istiyorsak, bunu beton duvarların ve metal ağların arkasında yapamayız. Görevimiz, teröristleri harekete geçmeden durdurmak..." (Washington Post, 26 Ekim 03)
Beyrut ve Bağdat
Bağdat'ta beton bloklar, dikenli teller, köprü kenarlarındaki metal ağlar yoktu mayıs ayında. Altı ay sonraki görüntüler çok farklı. Dicle'nin sol kanadında beton bloklarla dikenli tellerin arkasına çekilmiş Irak Yönetim Konseyi binasına girerken aklıma takıldı:
Yoksa Rumsfeld'in korktuğu, Beyrut'tan sonra Bağdat'ta da başına mı geliyordu? Ya da böylesi değerlendirmeler için vakit henüz erken miydi?
Bağdat Günlüğü'nde altıncı sayfa yarın...
GÜNCEL

Bağdat günlüğü - 5 / Hasan Cemal / Bağdat
Yok yürüyemezsin!
'Eylem marjinal değil orijinal'
F-16'dan atlayan komutan kurtuldu
Bugün iftarda şovumuz var!
Evlilik hayalini aşırı hız bitirdi
Serin Duruş
|
|






|