10 Kasım 2003 Pazartesi
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   



   
Diyarbakır'a mektup:
   
Edebiyat dilsizdir!

   
Bir çocuk, doğumundan sonra çıkardığı ilk sesle eklenir doğduğu kara parçasının büyük dil geleneğine. Annesinin etinden ayrıldığı anda ve annesinin ilk sesiyle...

       
    Hâlâ duruyor o çocukluk fotoğrafı. Bir düğünde, herkes gürültü içinde dans ederken, gelinle damat ilk danslarında şipşakçıya poz verirken, küçük kız karnını dışarı çıkarmış, gözlerini neredeyse yüzü kadar açmış, gelinin elinden sarkan gelin tellerine bakıyor. Işıltılara dalıyor ruhu. Kız, öyle bakıyor ki yüzü göze kesiyor.
    Üç yaşında olmalıyım o fotoğrafta. Annemin düğününe çağırılmamış olmama zaten kafam bozuk (!), üstelik ilk kez gelin görüyorum; bakmaktan nefessiz kalıyorum. Daha sözcükleri bilmiyorum. Oysa yazmaya işte tam o anda başlıyorum. Yazının, yazmaktan önce başladığını ise çok sonra anlıyorum. Edebiyatın dili yazmak değil, görmektir aslında, çok sonra öğreniyorum.
   
   
Annenin dilindeki şiir
    Öğrendiklerinden önce gelen bilgi, sözcükten önceki ses, yazıdan önceki edebiyat, dilden önceki anlatım... Edebiyat orada başlar. Dil, konuşmaktan epey önce... Bir çocuk, doğumundan sonra çıkardığı ilk sesle eklenir doğduğu kara parçasının büyük dil geleneğine. Annesinin etinden ayrıldığı anda ve annesinin ilk sesiyle... Annenin sesi, dile açılan ilk kapıdır. Sonraki kapı senin çıkardığın ses, sonraki ilk sözcükler, ilk cümledir. Edebiyat ise bir şeyde başkasının görmediği bir şeyi görerek başlar. Bir şeye şaşarken... Sonra, son kapı, en zor kapı için beklemek gerekir. Yazı, dilin son kapısıdır. Okul, son kapının açıldığı yerdir. Ah, sen o kapıdan geçip gördüklerini kâğıda kaydetmek için ne çok beklemişsindir! Son kapıya, yazının kapısına geldiğinde anlatacak çok şeyin vardır senin.
   
   
Dar kapıların toprağı
    İşte, bazı çocuklar bu ülkede, anlatacakları çok şey varken, ilk seslerinden bu yana kâğıda kaydedecek çok şey biriktirmişken, aniden, kötü bir şaka gibi başka bir dilin kapısından girmek mecburiyetindedir-ler. Annelerinin dilinin ılık kucağından, başka bir dilin askerliğine gönderilirler. "Kürtçe Okulu"nun kapısı dar geldiği için (!) onları kaybolacak kadar küçük hissetiren dev bir Türkçe kapısından içeri gönderilirler. Oysa onlar o güne kadar annelerinin ilk seslerinden beri belki de içlerinde bir şiir biriktirmişlerdir. Ama onları yaban bir dilin kâğıdına işaretleyemezler. Şiirleri ellerinde, kalıverirler...
   
   
Dilin kötü uykusu
    Dil uyur o zaman. Onların içindeki şiir uyur. İyi bir uyku değildir bu, uyuşuk bir uykudur sanki. Dil, böyle bir uyku uyurken beslenemediği için, gözünü açıp göremediği için, kâğıtla birleşip derinleşmediği için, yeni icatlar yapacak kadar derinleşmediği için, öksüzleşir. Hatta, kim bilir, bazı diller şiir yazmadıkları için lüzumundan fazla politika yapabilir. Gitgide o diller sert bir politikanın dili olabilir. Dil, böyle bir uykuda organlarını yitirebilir. Artık o dilden sözcükleri kim duysa, duyduğu şey şiir bile olsa, slogan sanabilir... Oysa bir çocuk daha üç yaşındayken gelin teline şaşırıp kendi dilinde bunun için, çok sonra kâğıda dökeceği, daha önce söylenmemiş sözcükler bulmuş olabilir. İşte o sözcüklerin kaybolması, o dilin katli anlamına gelir...
    Diyarbakır'a gidecektim. "Ortadoğu Ebediyat Günleri"nde, Iraklı, İranlı, Suriyeli edebiyatçılarla birlikte olacak ve "Dillerin Edebiyatı, Edebiyatın Dilleri" başlıklı bir konuşma yapacaktım. Uçağı kaçırdım. Alay edilecek kadar komik bir hata! Diyarbakır'da yukarıda anlattığım şeylerden bahsedecektim. Olamadı. Bu yüzden Diyarbakır'a bir mektup yazdım. Ne diyeyim? Bir dahaki sefere!
   
    ecetem@hotmail.com
   
   
   
   





Taha AKYOL
'Atatürk'ler ve 'Kemalizm'ler

Çetin ALTAN
Ateşli masal

Fikret BİLA
Ağlamak değil anlamak lazım

Yasemin CONGAR
Ortadoğu'da demokrasi için

Can DÜNDAR
Kefen sıyrıldı ve...

Hasan PULUR
Osmanlı ordusundaki paşaların "bir tanesi"...

Derya SAZAK
VIP isyanı

Ece TEMELKURAN
Edebiyat dilsizdir!

Yaman TÖRÜNER
Çapak sileyim derken göz çıkarmak

Osman ULAGAY
'Irak'ta krallığı ihya edelim'

Güngör URAS
Bizim zenginlerimiz de 'fakir'