|


Yarısı riya, yarısı mesaj olan diplomasi...
İletişimle ulaşımın gün günden daha da hızlanıp yoğunlaşması sonucu; küreselleşme de vites büyütüyor, saydamlaşma da...
Bendenizin çocukluğunda, ne radyo, ne de gazete haberlerinde; vazgeçtik Uzakdoğu'yla Güney Amerika'yı, Washington'la New York'tan dahi pek söz edilmezdi. ABD Başkanı'nın kim olduğu ise kimsenin umurunda değildi.
Elektriğin bile henüz yaygınlaşmamış olduğu bir dünyada, en büyük lüks borulu gramofondu.
Türkiye'nin nüfusu 15 - 16 milyon, İstanbul'unki de 600 - 700 bin kişi kadardı.
***
Olaylara bu açıdan bakıldığında, 5 kara kıtası üstünde yaşayanlardan; 500 yıldan bu yana okyanusları kullanmakta olanlarla, kullanmamış olanlar arasındaki farkın - henüz daha bilinçlere yansımamış olsa da - netleştiğini görüyoruz.
Ve bir şeyi daha görüyoruz; 500 yıldır okyanusları kullananların, üretim biçimine değil de, yaşam biçimine özenmenin; öküze özenmiş kurbağa örneği, birtakım anlamsız zıtlaşmalar ötesinde, temelde pek bir şeyi değiştirememiş olduğunu...
Radikal İslam kökenli denen, evrensel boyutlu şiddet eylemlerinin birdenbire ön plana çıkması ve milyarlarca doları bulması gereken finans kaynaklarının, nedense ortaya hiç çıkmaması...
Türkiye'nin ve özellikle de büyük kentlerinin sakıncalı yerler olarak ilan edilmesi...
Kendiliğinden mi olup bitiyor bütün bunlar; yoksa şimdiden öngörülemeyecek birtakım başka planlarla hesaplara mı dayanmada?
Hele bakalım ABD'de 2004 sonbaharında gerçekleşecek olan şu "başkanlık" seçimleri de bir geçsin...
Yaşayanlar görecek, o seçimlerden sonra Türkiye'nin de, nasıl bir pozisyon içinde değerlendirileceğini...
***
Pazartesi akşamı Mehmet Ali Birand'ın "Manşet" programında, programın diplomasi uzmanı Em. Büyükelçi Yalım Eralp'in, bir diplomat tanımlaması vardı:
- Diplomat sözlerinin yarısı riya, yarısı mesajdır demeye getiriyordu.
Eralp'i dinlerken belleğim geçmişe doğru bir zıplama yaptı. 1955 yılında Ankara Radyosu'nda haftalık bir sohbet saatim vardı. Henüz daha piyeslerimin Devlet ve Belediye tiyatrolarında oynadığı yıllardı.
Radyo sohbetlerinden birisinde, Fransızların mizahi bir diplomat tanımlamasından söz etmiştim:
- Hiçbir şey söylemeden konuşabilen kişi...
***
Sanırım bir de, kadınla diplomat arasındaki farkı belirleyen bir fıkra anlatmıştım...
Şayet bir kadın:
- Hayır, derse...
"Belki" demekti o...
- Belki, derse...
"Evet" demekti o...
Hiçbir kadın "evet" demezdi çünkü...
Diplomata gelince...
Bir diplomat:
- Evet, derse...
"Belki" demekti o...
- Belki, derse...
"Hayır" demekti o...
Çünkü hiçbir diplomat "hayır" demezdi...
***
Radyodaki sohbet saatinde, diplomasi üstüne böylesi mizahi bir takılma; o devrin başkonsoloslarından Sedat Zeki Örs'ün kanına dokunmuş ve beni Basın Yayın Genel Müdürü'ne şikayet etmişti.
Yıllar aktı geçti.
Ve kimlerin nasıl andıçlanmış oldukları da çıkmaya başladı ortalığa.
***
Bazen garip sorular gelir aklıma. Örneğin 500 yıldır okyanusları kullanmakta olanların dünyasından, hangi yazarlar kazara Türk olsalardı; neler gelirdi acaba başlarına?
Örneğin Norman Mailer'in, örneğin Bernard Shaw'ın, örneğin Aragon'un vs.
***
Bir yanda mesleksizlik; bir yanda anadilinin yazı boyutundan kopukluk; bir yanda oligarşik bir yapıya yapışıp kalmak; bir yanda jurnal ve andıçlama; bir yanda aşırı dozlara çıkan siyasetçi demagojileri bir araya gelince; evrensel değişimin, "ulus - devlet modeli"ni de aşmaya başladığı bir dönemde, birtakım bedeller, hep birlikte ödenmeye başlıyor işte...
Enseyi karartmayın... Hele şu başkanlık seçimleri de bir geçsin ABD'de...
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|