|
|


"Biz de bir aileyiz. Ama aile fertlerinin seçimini Tanrı'ya bırakmadık, biz belirledik"
X Kuşağı'na dönek diyenler olabilir. "Hani anne-babalarının hayatını tekrar etmeyeceklerdi. Onlar da işe-güce, paraya ve mevkiye teslim oldu" diyenler çıkabilir. Evet, X Kuşağı büyüdü ve döndü. Ama yarım döndü. En azından kazandıkları parayı farklı yerlere harcıyor ve aile kurmaktan, arkadaşları ile birlikte yaşamayı anlıyorlar
Güzel kahvaltılar vardır, uzayan... Çaylar birbirini takip eder, sigaralar yanar söner, araya portakal suyu alınır ilaç niyetine, tekrar çay, sonra kahve... Mavra, mavra üstüne...
İşte böyle bir sabah; hayır, öğle; aslına bakarsanız akşama doğru böyle bir kahvaltı sohbetindeyiz. Yine bir arkadaşım tası tarağı toplayıp New York'a gidiyor. Evi barkı dağıtıyor, bavullarını aldığı gibi... Bu yüzden kahvaltı uzadıkça uzuyor.
Bu kaçıncı arkadaşım, hayatını bir bavula doldurup yurtdışına giden? Çok'uncu! Varsın, bu da gitsin. Ama bu kez durum farklı. O gidiyor çünkü artık bu ülkede alıştığı koşullarda bir hayata para yetiştiremiyor. Krizler mrizler derken, artık evinin kirasını ödeyemiyor. "Bari sefilliğin adı New York olsun" diye gidiyor.
"Sen de gelsene" diyor. Gülüyoruz. "Hani birlikte Kanada'ya yerleşecektik..." diyor. Gülüyoruz. Tüm masa biliyoruz, ben gidemem. Gitmek istemem! Hep şikayet etsem de iyi bir ilişkim var. Hep şikayet etsem de iyi bir işim var. Şikayet etsem de sıfırlamak istemeyeceğim bir hayatım var.
Büyüdüm, sinek mi oldum?
Söz maziden açılıyor. Hani bizim hiç düzenli bir işimiz olmayacaktı...
Hani biz çocuk doğum günlerinde tavşan kılığında gezerek (Hiç tavşan kostümü giydiniz mi? İçerisi çok sıcaktır. Bir de çocuklar sizi itip kakar, severken hırpalar) ya da zarf kapatarak (Yüzlerce zarfa adres etiketi yapıştırıp kapatmayı deneyin. İnsanın elleri feci kesilir) para kazanacaktık...
Hani biz bütün sevgilileri nerede trak orada bırak terk edecektik... (Ne traklar geçirdim, terk edemedim!)
Hani biz evimize hiç koltuk takımı ve büfe almayacaktık... (Şükür, henüz o kadar ileri gitmedim.)
Hani biz her daim pılıyı pırtıyı toplayıp dünyanın öbür ucuna gidebilecektik.
Kahvaltı masasında parmaklar üzerime çevriliyor: "Sen bir hayal kırıklığısın!" diyorlar. Doğru söylüyorlar.
Farkındayım / Farkındayım...
Zira biz -en başta ben- yıllarca, düzenli bir hayatın çok sıkıcı olduğunu savunduk. Zira biz yıllarca, insanın vazgeçemeyeceği hiçbir şeyi olmaması gerektiğini düşündük. Düzenli bir işin, düzenli bir ilişkinin hayatı boka çevireceğini iddia ettik.
Ki ben bu iddiamın hâlâ arkasındayım. Bok gibi bir hayatım var.
Farkındayım / Farkındayım...
"Belki de milyonlarca sinek yanılmıyordur" diyorum. Kim bilir, belki de bir noktada vız vız ha bire şikayet eden bir sineğe dönüştüm. Ama hâlâ sineklerin yanıldığına inanıyorum.
İyi de, ne yapacağım?
Avrupa'da ve Amerika'da da bizim gibi "Ben ömrümü çırpınarak geçirmeyeceğim. Para ya da başarı kazanmak için çalışırken hayattan tat almayı unutmak yerine, sadece ve sadece hayattan tat almak için çalışacağım" diye yola çıkan kuşaktan kimilerinin şansı yaver gitti, çırpınmadan para kazandılar. Kimi ise o kadar şanslı değildi, alıştığı standartların altına düştü.
Böyle durumlarda ya evlenilir ya da anne-baba evine dönülür, biliyorsunuz. Peki onlar ne yaptılar, biliyor musunuz?
Güçlerini birleştirdiler. Büyük bir evde hep beraber yaşamaya başladılar. Bir tür, öğrenciliğin devamı niteliğinde komünler kurdular. Onlar komün değil, "aile" diyorlar buna: "Biz bir aileyiz. Ama aile fertlerinin seçimini Tanrı'ya bırakmadık, bizzat belirledik."
Teselli de verilir, para da...
Biz de yatılı okullarda, yurtlarda, kalabalık öğrenci evlerinde büyüdüğümüz için, başımız sıkıştığında evi aramak yerine birbirimizin omzunda çözüm aradığımız için... Arkadaşlarımız, hakikaten ailemiz gibidir. Ben de mesela şu hayatta ne sefil günler yaşadım. Ama bir kere bile ailemin kapısını çalmadım. Abimden bile yardım istemek zorunda kalmadım. Başka bir ülkeden de medet ummadım. Teselliyse teselli, paraysa para; arkadaşlarım hep oradaydı.
* * *
Ben de X Kuşağı'ndandım; büyüdüm, sinek ya da I Kuşağı, adı neyse ne, işte ondan oldum belki. Ama "hayal kırıklığı" olmayı öyle kolayca hazmedecek değilim. Teselliyse teselli, paraysa para...
Bu gidişle asla koltuk takımı ve büfe ve bankada yüklü bir hesap sahibi olamayacağım. Peki buna üzülüyor muyum? Çıldırmışsınız siz!
Ailenizden biri zor durumda olsa yardım etmeyecek misiniz? n
"Arkadaşla kavga etmek, anneyle tartışmaktan iyi"
"X Kuşağı büyüdü, I Kuşağı oldu" diye yazıyor İngiliz Taxi dergisi. "Artık onların da bir işleri, bir hayatları var. Artık anne-babası çalıştığı için yalnız büyüyen ilk kuşak olmaktan ötürü öfkeli değiller. Görev duygusuyla bir arada duran geleneksel aileye hâlâ karşılar ama gönüllü paylaşıma dayalı aile fikrinin arkasındalar. Çünkü arkadaşları ile aile ortamı kurabileceklerini anladılar."
Aynı evi paylaşan beş arkadaştan ikisi, Emma Frost ve Angie Brooker ise Amerikan Elle dergisine "Evde daima geyik döndürecek arkadaşların olması süper" diyorlar. Birlikte yaşama kararı alırken kavga edeceklerini de hesaba katmışlar. "Ama bir arkadaşınızla kavga etmeniz, annenizle kavga etmenizden iyidir" diyor Emma.
Yine de ortak para ve mekanların kullanımını kurallara bağlamışlar. Angie "Kurallara göre ayda iki kez de bir araya gelip toplantı yapmamız gerekiyor. Ancak ortaya çıktı ki bu toplantılar daha çok şarap içmenin bahanesi olmaktan başka bir işe yaramıyor" deyip ekliyor: "Biz bir aileyiz ve birlikte gayet iyiyiz."
Bu nasıl bir görev aşkı!
Amerikan itfaiye teşkilatının 100 yıllık bir geleneği varmış. Teşkilat bazı itfaiyecileri, ölen arkadaşlarının dul eşlerine yardımcı olmakla görevlendirirmiş. Ve ne olmuş? 11 Eylül'de ölenlerin eşlerine yardımla görevli 12 itfaiyeci, yardımda sınır tanımamış, hatta kendi ailesini terk etmiş. Görüyorsunuz, adamlarda zerre görev ihmali yok. Bilakis, görev aşkıyla yanıp tutuşuyorlar!
Halk bu akşam ne diyecek?
Artık "Nasılsın-İyiyim-Popstar adayın kim?" haline dönüştü ya hayat. Çevremde iki grup var. Bir kısım "En bi düzgünleri Barış" diyor. Diğer kısım Bayhan'ı destekliyor. Geçen gün itiraz edesim tuttu. "Bayhan'dan yeni bir Müslüm olur ama niye popstar olsun?" dedim.
"Türkiye'nin popstarı kim? Tarkan mı? Tarkan, bu ülkede Justin Timberlake'in sevilmesiyle aynı nedenden dolayı, Batı'da kabul görmüş bir star olarak lanse edildiği için seviliyor. Türkiye'de, daha önce de halk oylarıyla popstar seçilseydi; o yarışmaya da Tarkan ve Müslüm Gürses ya da İbrahim Tatlıses katılsaydı... Kim seçilirdi? Bu ülkeye Bayhan gibi bir popstar yakışır" dediler. Ben de işte bunları yazdım, sayfa yapıldı, tam çıkacağım... Bayhan'ın kuzenini öldürmüş olduğu haberi geldi. Şimdi bizim çocuklar ne diyecekler; halk bu akşam ne diyecek? Hâlâ mı Bayhan? Yakışıyor mu?
tubakyol@yahoo.com
|
|


|