|


Kendini "araya veren" kadınlar
Kendini kıymetsizleştirmek, kendini hayatının ortasına, başına, belli bir yerine koymak değil de, araya verivermek, sıkıştırıp geçiştirmek... Hepimizin böyle bir şey yaptığını adım gibi biliyorum...
Kozmetik mi, şampuan mı, saç boyası mı, bir reklam var televizyonda dönen. Sloganı şöyle:
"Ben buna değerim!"
Güzel bir kadın, kameraya dönüyor, öyle vamp bakıyor, alttan ve derinden. Dünyadan intikam alır gibi inceden, başkaldırır gibisinden bir sesle söylediği şu aslında:
"Sen buna değersin! Bu parayı kendin için harcayabilirsin!"
Büyük Türk Kadını Deniz Akkaya'nın bir dergiye verdiği demeçuez'de (ançuezli demeç) söylediği gibi "İnsanlar niye yaşarlar? Hep mertebe atlamak, daha çok para, daha çok mevki için... Eşit şartlarda yaşamanın bir anlamı olmaz."
Bu düzenekte insanın değeri de, kadının kendine verdiği değer de, "Buna değerim" denen şey de, alınan şampuanın fiyatıyla, rujuna harcayacağın paranın miktarıyla ölçülür doğal olarak. Tipik bir Kapitalizmle Enfekte Olmuş Ruhlar Teranesi! Bunda çarpıcı, enteresan bir şey yok. Enteresan olan şu: "Ben buna değerim" şiarını yükselterek rujuna, kıçına, başına milyarlar harcayan kadınların bile kendilerini "araya vermeleri"! Nedir "araya vermek"? Şudur...
Toplam kadınlar bilgisi
Kadınların kuşaktan kuşağa geçen bilgilerinin yeterince kaydedilip biriktirilmediğini düşünürüm hep. Oysa eğer anneannelerimizin kadınlık bilgilerini, deneyimlerini yeterince ve doğrudan elde edip kaydedebilseydik bugün daha rahat, daha ayakları yere basan, daha kendine güvenli hayatlarımız olurdu. Hep böyle düşündüm ve ne öğrendimse hayata dair, hep benden yaşlı kadınlardan, adamakıllı ihtiyar kadınlardan öğrendim. Doğru soruyu, doğru biçimde sorarsanız hayatta işinize çok yarayacak bilgiler edinirsiniz onlardan. Adalet Ağaoğlu "Sakın içgüdülerine güvenmeyi bırakma!" demişti mesela. İnsanlar hakkında ellerine bakarak karar veririm misal ben, niye yaptığımı, bunu ne zaman yapmaya başladığımı da bilmem. Bunu söylemiştim bir başka ihtiyar kadına, "Çok doğru yapıyorsun!" demişti. Kadınların başka türlü ve insanlık tarihinin başından beri biriken bir insanlık bilgisi var ki erkeklerin kaba bilgilerinden çok daha karmaşık ve inceltilmiştir; onlara güvenmek, onları öğrenmek gerekir.
Bu ihtiyar kadınlardan biri işte, öğretti bana bu kavramı: Araya vermek!
Ne anlama geldiğini ben burada tam olarak anlatamayacağım ama biliyorum ki siz anlayacaksınız. Kendini kıymetsizleştirmek, kendini kıymetini bilmeyecek insanların kucaklarına atmak, bunu devam ettirmek, acı vermesine, kendini kıymetsizleştirmesine rağmen bu ilişkilerde ya da hayat biçiminde takılı kalmak, kendini hayatının ortasına, başına, belli bir yerine koymak değil de, araya verivermek, arasına sıkıştırıp geçiştirmek... Hepinizin, hepimizin öyle ya da böyle, en az bir kere de olsa, sonradan doğrusunu öğrenmiş olsa bile böyle bir şey yaptığınızı, yaptığımızı; çoğumuzun ise bunu hâlâ yapmakta olduğunu, kimilerinin bunu daha yıllarca yapacağını adım gibi biliyorum.
Kendi kendine öğretme
"Annelerimiz bize kendi kıymetimizi belletmedi, çünkü onlara da öğretilmemişti" diyebilirsiniz, doğru olabilir. "Kendi kıymetimi ortaya koyduğum ve koruduğum zaman yalnız kalıyorum" ya da "Yalnız kalmaktan korkuyorum" diyebilirsiniz, kabul etmem ama anlarım. "Çok kıymetli olduğumu düşünmek bana şımarıklık gibi geliyor" da diyebilirsiniz, bunu da anlarım. "Bu bencillik değil mi?" diye sorabilirsiniz. "O kadar da kıymetli değilim" bile diyebilirsiniz.
Biz annelerinden, kız kardeşlerinden, büyükannelerinden, onların bilgisinden uzaklaştırılmış kadınlar olarak bunu, kendi kendimize öğretmek mecburiyetindeyiz. Kendini araya vermek bütün ışığını yok etmek, giderek kendini yok etmektir. İnsanın yaşama içgüdüsüne aykırı bir durumdur. Bize bugüne kadar kendi içgüdülerimize bile aykırı bir şey yapmamız öğretilmiş olabilir ya da tam tersi öğretilmemiş olabilir. Ama akıl dediğimiz şey sadece alışveriş yaparken para üstünü hesaplamaya yaramaz. Şimdi, bugün, bizler, kendimizin kıymetini ortaya koymayı ufak tefek temrinler yaparak öğrenebiliriz; kendi kendimize öğretebiliriz. Siz, neyi hak etmediğinizi biliyorsunuz. Neyin sizin ışıklarınızı söndürdüğünü, neyin içinizi burktuğunu, neyin içinizdeki şarkıyı durdurduğunu, neyin içinizde yaşayan, koşturan sağlıklı kız çocuğunun bacaklarını bitiştirip oturttuğunu çok iyi biliyorsunuz. Belki korkuyorsunuz. Bunları yaptığınızda yalnız kalmaktan, istenmemekten, beğenilmemekten, takdir edilmemekten korkuyorsunuz. Ama siz bu korku yüzünden ölüyorsunuz. Ölüleri kimse sevmez. Ama daha önemlisi, ölüler yaşamaz ve sevemez! Siz yaşama hakkına ve bu hakkınızı savunma hakkına sahipsiniz.
Hiçbir şeyin kendisine ilişmesine izin vermeyenlerden, çamurdan korkan prenseslerden, dantellere sarınarak "temiz" kalmaya çalışanlardan, saçına başına milyarlar harcamaktan, elmas yüzük almadan önce asla sevişmeyenlerden söz etmiyorum. Onların "değerleri", "rayiç bedel", onlarınki "piyasa değeri"... Ben insanca bir şeyden söz ediyorum. Kendi kendinize yaptığınız haksızlıktan. Ben tam anlatamıyorum ama bu sözlerin adresine gideceğini, onların ne demek istediğimi anlayacağını biliyorum.
ecetem@hotmail.com
|
|

|