10 Aralık 2003 Çarşamba
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   



   
Şeker Kırığı

       
    Terlemiştim ben. Bilmemiştim ama. Annem bilmişti. Öyle olur... İçimde koştururken oyun, dizlerinin arasına çağrılmıştım onun. Belimden kıstırılarak yumuşak bacakları arasına, çekiştirilmiştim şefkatle. Söylemiştim, oyun sürüyordu, gözlerim kilitliydi ileriki çocuklara. Sert, küçük, beyaz, serin havlu girdi belimden içeri; annemin elleri sırtımda. Serinlik yapıştırıldı sırtıma ince bir özenle.
    Kaybolmuş, adlandırılmadığı için unutulmuş hisler vardır geçmişte. Zamanın, hareketin içine sıkışıp gittiği için kıymeti yeterince bilinmemiş... Bu da öyle bir şeydi...
    Havlu akça pakça bir serinlik olarak içimdeydi. Annemin ılığı havluyla birlikte şimdi, benimle birlikte çocuklara doğru koşuyordu.Kıymetimi hiç bilmeyeceğini sonradan öğreneceğim sokağa doğru. Annem belki arkamdan bakıyordu , belki işini tamamladığı anda dönüp masadakilerle konuşmaya başlamıştı.
    Bu havlu onlarca kez tekrarlanmış, havlunun onlarca kez yakalarımdan dışarı taşmıştı. Biçimsiz sırtlı çocuklar olarak oynamıştık hep.
    Terli tene değen havlunun serinliği sanki o anda bildirir çocuğa terlediğini. Tatlı bir nekahat sabahı gibidir o an. Hastalıktan sonra yapılan ilk banyo gibi. Uyuşmuş vücudun tatlı titremesi, hastalığın suyla birlikte akıp gitmesi, ıslak saçın taranması ve tenin yeniden doğması, temiz pijamaların ahşap kokan çekmeceden çıkması...
    Bunlar hep araya sıkışıp kalmış şeylerdir
    Bazen sevdiğin, kalabalık bir masada elini senin kolunun herhangi bir yerine koyar ya da belli belirsiz değer omzuna. O farkında bile değildir belki yaptığı şeyin. Ama o dokunma noktasından ılık bir şey akar gövdene. O, konuşmayı sürdürür masadakilerle; sen kendi içinde daha narin, daha nadide bir aleme gidersin. O elin, o dokunuşun gitmemesini, bitmemesini istersin. Bunu da söyleyemezsin; çünkü söylesen bütün o ılık akıntı dağılır, bozulur; bilirsin. Ama elini çekecek diye çok sıkılır. İçinden bunu geçirdiğini kendiliğinden bilsin istersin. Sonra o tabii ki elini çeker, farkında bile değildir olan bitenin. Bir şeker kırığı gibi batar bu içine... Eriyince acısı geçer.
    İşte o an da sıkışıp gider zamanın, hareketin içine.
    Öyle anlar vardır işte. Öyle...
    Ben şimdi bunun niye yazdım? Bir gazetenin sayfasına 'sıkışıp' kalması için mi anlarınıza bakın diye yazdım. İyi yaptım.
   
    ecetem@hotmail.com
   
   
   





Taha AKYOL
YÖK'te yeni dönem

Çetin ALTAN
Saf yığınlara oynanan gizemli filmler...

Melih AŞIK
Din ve Diyanet

Fikret BİLA
Bu kadarı da fazla

Hasan CEMAL
Sıra kimde oyunu!

Güneri CIVAOĞLU
Ha - vet

Abbas GÜÇLÜ
Yeni YÖK Başkanı nasıl karşılandı?

Hurşit GÜNEŞ
Her sekiz kişiden biri engelli

Nail GÜRELİ
Barakadaki belediye

Sami KOHEN
Teröre karşı NATO...

Mehmet Y. YILMAZ
Irkçı önyargıları içselleştirmenin âlemi yok!

Hasan PULUR
"Valla bunu size yakıştıramadık!"

Meral TAMER
Yetenekli robotlar da işsiz kalınca...

Ece TEMELKURAN
Şeker Kırığı

Yaman TÖRÜNER
Biz girinceye kadar Avrupa Birliği kalacak mı?

Osman ULAGAY
Ekonomi konuşmak iyice zorlaştı

Güngör URAS
Annan planı iktidara göre "tuzak" muhalefete göre "çözüm"

M. Ali BİRAND
Kıbrıs için iki ayrı plan hazırlanıyor