|


Cimbom için...
Bugünlerde bir Galatasaraylı olmanın dayanılmaz ağırlığını yaşıyorum. Bazen içim acıyor. Çünkü iyi günlerimizde değiliz. Uzun yıllardır buna alışkın olmadığımız için de artık sohbetlerimiz ne olacak bu takımın hali diye başlıyor.
Ne yazık ki öyle.
Ben aileden Galatasaraylıyım.
Rahmetli babam liseden, üye numarası 264 olmalı. Çocukluğumdan beri sarı kırmızılı renklere gönül bağladım. Başka şansım da yoktu. Zira babam evlatlıktan reddedebilirdi.
Türkiye şampiyonluğum da var.
Bin yıl önce kürekte, dört tek dümencisiz gençlerde yarışıp kazanmıştık. Bir ara genç futbol takımının antrenmanlarına katılmıştım. Sevgili Doğan Abi (Koloğlu) ilgilenir, adam olabileceğimi söyler, beni sevindirirdi. Ankara'da Mülkiye'yi kazanınca, uğruna bir kere bacağımı, iki kere kolumu kırdığım futboldan vazgeçtim. Çok isterdim oynamak.
İçimde ukde kalmıştır.
Kulüp üyeliğim otuz yılı geçtiği için iki yıldır Divan Heyeti üyesiyim.
Güzel günlere çok alıştım. Dile kolay, 10 yılda 7 şampiyonluk... Göğüslere takılan 3. yıldız! Fenerlileri kızdırmak için Ali Sami Yen'e asılan o "Herkes rütbesini bilsin!" pankartları...
Kopenhag'da, 2000 yılı Mayıs ayında yaşadığım o duygu fırtınası hep içimde. Arsenal'ı devirip Avrupa'da UEFA Şampiyonu olduğumuz günü nasıl unutabilirim. Hemen arkasından Monaco'da yaşadığım olağanüstü heyecan, yani Real Madrid'i sahadan silip Süper Kupa'yı Türkiye'yi getirmenin onuru...
Bütün kupalar bizimdi!
Galatasaraylı olarak neredeyse yürüyüşüm değişmişti. Sanki ben de o rüya takımındaydım, sanki her seferinde ben de onlarla birlikte yeşil sahaya çıkıp top koşturuyordum. Dünyanın neresine gitsem, karşıma Galatasaray'ı tanıyan çıkıyordu.
Dünya markası olmuştuk!
Bu başarıları tatmadan, yaşamadan anlamak güçtür bu duyguları... Dünya sıralamasında artık ilk onun içindeydi Cimbom. Çıtamız yükselmişti. Yalnız Galatasaray'ın değil, Türk futbolunun da...
Bütün bunları şimdi bir anda nasıl unutabilirim? Fatih Terim'e nasıl haksızlık ederim? Bütün bu çarpıcı başarılar elbette bir takım oyununun, başkandan malzemecisine, teknik direktörden sahada top koşturan o aslanlara kadar herkesin oluşturduğu bir takım ruhunun ürünüdür. Ama Fatih Hoca'nın aslan payı hiç göz ardı edilebilir mi?
İmparator kolay olunmuyor.
Fatih Hoca, futbolumuzun büyük başarılarına imza atmıştır. Geçmişi unutamayız, silemeyiz. Buna kalkışmak haksızlık, insafsızlık olur. Aynı zamanda Galatasaraylılığa yakışmaz.
Tabii sürekli olarak geçmişte de yaşanmaz. Bugün yine Fatih Hoca'yla birlikteyiz. Ama güzel günler geride kaldı. İnişteyiz. Sorumluluk Hoca'da. Hatalar öncelikle ondan sorulacak. Bu her takımın, her hocanın başına gelir. Klasik deyiştir, her çıkışın bir inişi vardır.
Önemli olan sağlam durmaktır.
Dayanışma içinde olmaktır.
Zor günleri paylaşmaktır.
Ben de az da olsa paylaşabilmek için inatla izliyorum takımı. Ali Sami Yen'i çok özlüyorum ama Olimpiyat Stadı'ndaki maçları da kaçırmamaya çalışıyorum. Bu sezon sevindiğim günlerin, takımdan keyifli futbol seyrettiğim maçların sayısı o kadar az ki...
Yine de içime taş basıp gidiyorum. Arada sürpriz de oluyor. Geçenlerde Juventus'u Dortmund'da perişan ettiğimiz o ikinci devre yaşadığım müthiş heyecan ne kadar güzeldi. Ama üç gün sonra Güngören'deki hüsran... San Sebastian'daki düş kırıklığım...
Başarıyla, başarısızlık!
İkisini de yönetmek zordur.
Biz Türkler bunu kıvıramıyoruz. Bir türlü öğrenemiyoruz bu işi. 2000 yılında zirveye çıktı Galatasaray. Bu büyük başarıyı kurumlaştırmak gerekiyordu. Bu başarının altyapısını kurup sistemleştirmek için kafa yormak lazımdı.
Yapamadık.
Zirvenin aynı zamanda uçuruma en yakın yer olduğunu da unuttuk.
Şimdi inişteyiz.
Bu kez başarısızlığı yönetmek var gündemde. Yani inişi bir yerde durdurmanın ve çıkışa geçmenin yollarını akılcı bir biçimde aramak. Kendi kendini eleştirmek! Yanlışlardan dersler çıkarmak için diyaloğu önemsemek, sesli düşünülecek ortak platformları kurmak...
Bütün bunlar için soğukkanlı, ağırbaşlı olmak ve dayanışma ruhuyla davranmak zorundayız. Sanıyorum, Galatasaray geleneği de budur.
Demokrasilerde seçim sandığından çıkan yönetimlere dört yıl, bazen beş yıl zaman tanınır. Erken seçime çok ender gidilir. Çıkış yollarını arayıp bulmak ve sistemli başarıların altyapısını oluşturmak için daha uzun soluklu, sabırlı bir çalışma ortamı için herkesin elini taşın altına koymasında yarar var.
Mucizelere bel bağlanması ve kısa yoldan başarı aranması yanıltıcı olur. Mucize reçeteler olduğunu da sanmıyorum.
Reform gerekli!
Uzun vadeli başarılar başka türlü yakalanamaz. Kalıcı başarıların altyapısını sağlam kurmanın, profesyonelleşmenin ve güzel bir binayı inşa etmenin keyifli ve soylu çabası için kolları birlikte sıvamanın zamanıdır.
Kısa vadeli bir iş değil bu.
Bunun için güç günlerimizi paylaşalım. Kamuoyu önünde kavga etmek yerine, kapalı kapılar arkasında uygarca tartışmak, farklı görüşlerin kavgasını vermek daha akılcı bir yoldur.
Sade bir Galatasaraylı olarak Sarı Kırmızı renklere gönül vermiş herkese iyi pazarlar diliyorum.
Enseyi karartmayın!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|

|