|
|


Bu çocuk niye böyle oldu?
Çocuklarını sevgiyle büyüttüğünü sanan ebeveynlerin çoğu, yaptıkları hataları görmek yerine, "Bu çocuk niye böyle oldu?" diye hayıflanıyorlar
Murat Belge
Hayat boyunca kimbilir kaç kere dinlemişimdir, 'çocuklarından yakınan ana-baba konuşması'nı. Genellikle 'çocuk' yapmaması gereken bir şey yapınca bu konuşma sıklaşır: "Biz ona böyle mi öğretmiştik!" teması üstünden gider. "Biz onu adam etmek için neler yaptık!" diye başlar, "Babası az mı dövdü!" diye devam eder.
Bu vakaların da her biri, klasik bir 'neye niyet, neye kısmet' örneğidir. Ama benim Türkiye örneğinde de olduğu gibi, 'kısmet' kısmı, aslında o kadar da kısmet değildir. Yapılanın doğal sonucudur; istenenin sonucu olmasa da. Öyle gökten inme, metafizik, denetim-dışı bir şey değildir.
Büyük ölçüde 'baskı' sonucudur. Çocuk 'iyi ahlaklı' olsun diyorsunuz; veya "İyi çalışsın, meslek sahibi olsun" diyorsunuz; bunun gibi, bir yığın 'ideal'. Bu nedenle, bir hapishane hayatına mahkum ediyorsunuz. Ama, sözgelişi, "Şunu yapma", derken, onun yerine yapabileceği bir şeyi göstermek de aklınıza gelmiyor. Bu durumda, çocuk da kendi başına becermek zorunda kalınca, hileyle, yalanla, kandırarak becermenin yollarını öğreniyor. 'Dayak arsızı' oluyor; belki kendisi de sadistleşiyor. Sonunda böyle bir ton adamı büyütüp salıyorsunuz ortaya. Bir gün biri, kamuya da aşikar olan bir halt etti mi, anası babası başlıyor hayıflanmaya: "Biz ona öyle öğretmiştik! Namuslu adam ol, kimseyi kandırma demiştik..." vb.
Oysa, hayır, hepsini siz öğrettiniz. Ama bir şey öğrettiğinizi sanırken gerçekte ne öğrettiğinizin farkında değilsiniz.
Tokatla sevmek
Adam oturur, diyelim haftada bir, "Evladım, insanları sev" diye diskur geçer. "İnsanları sevmeden olmaz." Ama haftanın öteki günlerinde, saatlerinde ve dakikalarında somut sahici insanlara nefret kusmakla meşguldür: "Hasan mı? Ben onu bilmez miyim? Babasını satar! "Hüseyin mi? Niye ona borç verdin? Ya geri vermezse?" "Önce kendi işini bitir, sonra arkadaşına yardım edersin. Her koyun kendi bacağından..."
Sonra, gün gelir şaşar: "Ben ona o kadar insanları sevmesini söylemiştim. Bu çocuk niye böyle sevgisiz oldu? Hele yakınlarına karşı?.."
İngiliz psikiyatr Lang vardı. 'Şizofreni'nin bireysel bir sapma olmadığını, çok zaman belirli bir aile yapısının doğal ürünü olduğunu teşhis etmiş, terapi yönlerini de buna göre biçimlendirmişti. Yalnız hastayla değil, bütün aileyle konuşuyordu. Sonunda, başta anne-baba, bütün ailenin çift-değerlilik üstünde var olduğu anlaşılıyordu. "Ben seni ne kadar seviyorum" deyip iki tokat çeken babalar, hile-dolap kendi isteğinin olmasını sağlayan anneler, madik atan kardeşler. Ama 'aile içindeki sevgi' edebiyatı kesintisiz sürüyor bir yandan. Bu koşullarda, içlerinde en duyarlı olduğu için en dayanıksızı olan birey, şizofreninin kapısına düşüyor. Ötekiler, tabii, onun için çok 'üzülüyor' ama ona 'yardımcı' olmak için 'ellerinden geleni' yapıyorlar. Bu çabalarının sonucu, hastalanmakta olan bireyi o kapıdan içeri, derinlere doğru itmek. "Bana itiraz ettin ama sana kızmıyorum. Hasta olduğun için böyle yaptığını biliyorum. Şimdi benim dediğimi yap, bak nasıl geçecek!"
Birçok durumda anne-baba tavrı bu anlattığım cinslerdeki kadar bile masum olmayabilir. Durumun içyüzünü kendi çaplarında kavrayan ve bunu işlerine geldiği gibi maniple etmekten geri durmayanları da eksik değil.
Dolayısıyla bu durumlarda 'niyet' ve 'kısmet' edebiyatı da sonunda bir palavradır. Niyetin ille de içtenliksiz olduğunu iddia etmiyorum. Olmayabilir. Ama hayatta 'doğru gitmeyen şeyi görmek', 'yöntem' kadar 'amaç' geçerliliğini de yeniden değerlendirmek, 'yanlışını düzeltmek' gibi bazı 'hasletler' de var. 'Niyet'leri çok temiz birilerinin bu hasletlerden bazılarına, birazcık olsun sahip olmaları, değillerse de içlerinde böyle şeyleri birazcık geliştirmeye çalışmaları beklenir.
Endişe verici gelecek
Çok bayat bir şey söyleyeceğim ama bu hasletleri geliştirmenin yolu da öncelikle 'entelektüel' bir tutum değil, 'sevgi'dir. Bunların birbirinden ayrılmayacağını biliyorum. Anlatmaya çalıştığım şeyi az daha vurgulamak için 'sevgi'ye böyle öncelik veriyorum.
Bu gibi durumlarda gene çok alışmışızdır şu tip lakırdılara: "Ben onu sevdiğim için böyle yapıyorum..." "Sevmesem bu kadar üstüne varır mıyım?"
Niyet edilenle olmakta olan arasındaki sapma derecesini en iyi ölçecek pergel sevgidir; iyi yetişmesini istediğiniz insanın içinde sağlıksız bir şeylerin büyüdüğünü size en iyi işittirecek alet sevgidir; bir patolojinin teşhisi en sağlam sevgiden geçer. Bütün bu vakalarda ortak payda, sevginin yokluğudur. Sevginin kendi gitmiş, bir kişilik manevrası aracı ve duygusal-manevi şantaj aleti olarak adı kalmıştır.
Bunlar psikoloji alanından, bireyin hayatından örnekler, ama benim sorunum öncelikle 'bireyin yetişmesi' değil. Özellikle Türkiye'de bu anlattıklarım çoğunluğun yaşantısı. '80'lerden bu yana doğan kuşaklarda böyle yetişmiş olmanın arazı endişe verici bir biçimde yaygın görünüyor. Gelecek endişe verici.
Ama ben bu psikolojik kökenli örnekleri bazı toplumların nasıl geliştiğini, 'büyüdüğünü', olgunlaştığını anlatmak için seçtim. Bu cümleyi hemen tersine çevirebilir ve 'bir toplumun nasıl gelişemediğini, büyüyemediğini, olgunlaşamadığını' diyebiliriz.
Türkiye'yi başına bu tipten işler gelmiş toplumların prototipi olarak ele alabiliriz.
Tarih boyunca, "Ben bilirim, ben yaparım" demiş olanlar, şimdi duruma bakınca eserleriyle kıvanç duyuyorlar mı, bilemiyorum. "Ben galiba beceremedim, bırakayım da başkaları yapsın" demeye niyetli olmadıklarını biliyoruz. Ama, elden bırakmamaya ne kadar kararlı olursa olsun, bir de içten yaptığını beğenmek ya da beğenmemek vardır. Yalnızca kendileriyle yüzyüze oldukları bir anda, "Ne iyi olmuş" diyebiliyorlar mı acaba? Yoksa, "Ben böylesini hiç istememiştim! Bu çocuk niye böyle oldu?" diye meraklanıyorlar mıdır?
Türkiye tuhaf bir ülke. Hiçbir tarafı mutlu etmiyor (demek kazanan yok), ama herkesi mutsuz edebiliyor (demek herkes kazanmış). Onun için, herhalde ikincisini düşünüyorlardır.
POPULER KÜLTÜR

Kitap, hayattan güzel
Bir video film pazarlığı
Yılbaşı ambalajı
Koltuktan düşmek erkeği temizler
Ne kadar popülarite o kadar üniversite
Güzellerin de işi zor!
Tek tek uçtu gönül kuşlarım
Bu çocuk niye böyle oldu?
Zararsız bir narkotik
POPUN YARIM ASRI 1962
Geçen hafta seçilenler
|
|
|