25 Aralık 2003 Perşembe
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   


Zararsız bir narkotik

   
Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, Kralın Dönüşü ile noktalanıyor. Yüzük ateşe atılıyor atılmasına ama, günümüz dünyasında yüzük savaşları kıyasıya sürüp gidiyor

        MELİS ÇELEBİ

   
    Yüzüklerin Efendisi üçlemesi, nihayet son buluyor. Britanya tarihi ve Nazi Dönemi'nden esinlenen üçlemenin bugün vizyona giren son bölümü Kralın Dönüşü, yine izleyiciyi üç saati aşkın bir süre boyunca koltuklarına mıhlıyor. Ve tabii, film beklenen sonla noktalanıp, seyirciye derinden bir "Ohhh" çektiriyor. Bu "Oh" biraz mutlu sonun verdiği tatminden; biraz da yedi buçuk saatlik üçlemenin rehavetinden kurtulmanın verdiği rahatlıktan kaynaklanıyor. Yine de, bir araya gelip en baştan üç filmi birden izleyenler bile var. Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Ünsal Oskay, filmin olumlu ve olumsuz yanlarını anlattı.
   
    Yüzüklerin Efendisi, fantastik bir sinema yapıtı olduğu halde, uyarlandığı kitabın yazıldığı döneme sırtını sağlam yaslıyor, değil mi?
    Öyküde, kötülüğü temsil eden her şey, '40'ların Avrupa'sına, Nazi dönemiyle çakışan İngiliz toplumuna dayanıyor. Sanatçı ürününü ortaya koyduğunda, yaşadığı toplumun realitesiyle ilişki içindedir. İngiltere'deki toplumun oluşumu bin yıl boyunca birbirini kovalayan kavgalarla oldu. Keltler, Germen boyları, Danimarkalılar, Normanlar geldi. Her gelen kendine yer açmak için kılıçtan başka bir şey kullanmadı.
    İngiltere, emperyalist dönemin getirdiği olanaklarla, kendi toplumu içindeki çelişkileri yumuşatabildi ama o sırada Almanya yükselmeye başladı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa ve İngiltere, Almanya'ya ağır savaş tazminatı yükledi. Almanya, bu savaş tazminatının getirdiği yıkımla, Hitler'e kadar gitti. Hitler, dünyanın emperyalist bölüşümünden pay alınca, İngiltere tiril tiril titredi.
   
    Film sıradan insanla nasıl bağ kuruyor?
    Bu romanlar satılırken, popülerleşirken, diğer tarafta Nazi Almanyası yükseliyordu. Yaklaşan, her yeri yakıp yıkacak bir tehlike vardı. Yazar orada bize şunu soruyor: "Bugün yaşadığımız şiddet acaba bizim o yüzük sevdasıyla başlayan bir olay değil mi? Hitler ve bu kötü dünya tek başına ortaya çıkmadı." Bu benim aklıma, Stephan Zweig ve eşinin Arjantin'deki intiharını getiriyor. "Bundan sonra insanca bir dünya olmaz" deyip kendi canlarına kıymışlardı. Bu filmde de böyle bir şey var.
   
    ma yine de film mutlu sona bağlanıyor.
    Popüler sinemada bu kadar uzun bir hikâyeyi mutlu sona varmadan gösteremezsiniz.
   
    Filmler niye bu kadar uzun tutulmuş sizce?
    Benim anlayışıma göre, burada 'mesleki bir deformasyon' var. Tolkien bir filolog. Filologlar, ölülerin tırnaklarından fal bakarlar. Filologlar, kendi mesleklerinin tılsımı içinde büyülenmiş insanlardır.
    Bir öykü bu kadar uzun anlatılmaz. Britanya'daki kavimler bunları yaşamış. Eee, bizim kavimlerimiz, Orta Doğu yaşamamış mı? Yaşamış. Urfalı Mateos Veka-i Name'sinde, Bizans, İran ve Melikşah Dönemi'ni 400 sayfada anlatmış. Tolkien, bu hikayeyi 400 sayfada anlatamıyor. Mesleki deformasyon bu. İşini, kendisi için oyun haline getiriyor.
   
    Peki yönetmen niye bu yolu izlemiş?
    Sinemacının işi bu; bizi büyüler. Yaşadığımız dünya da çok karmaşık ama anlamak istediğimizde, oturup 20 kitap okuyoruz. Bakıyoruz, Irak olayının aslı faslı budur. İşin başlangıcının o cetvelle çizilen sınırlar olduğunu anlayabiliyoruz. Filolog, bu cetvelle çizilen sınırlardan önce de, 'Irak'ta Saddam olayının temelinde acaba Hammurabi de var mıydı, Çamur Abi de var mıydı, o da bu da var mıydı'yı araştırıyor. Belki var. O kadarını bilmek zorunda değiliz ki! O kadarına kafayı karıştırdın mı, zaten akıl felç oluyor ve tılsımı yutuyorsun. Bu filmi büyülenmeden, tılsım yutmadan izlemek mümkün değil. Oturup da yedi saat film izlenir mi? Seyrettiğin film ne yani? İsterse sinemanın başyapıtı olsun. Bu iş bence zararsız bir narkotiktir.
   
    Filmin olumlu yanı yok mu size göre?
    Filmde umut verici bir şey var. Aşktan, dostluktan bahsediyor. Sevgisiz olmayacağını söylüyor. Ben filme açıktan karşı değilim. Ben, "Filmin yaşanan gerçekle tarihsel olarak, yaşanan dönemle hiçbir bağlantısı yoktur" diyenlere karşıyım.
    Prodüksiyon süper. Film, sürükleyici sinema yapıtı olarak oldukça başarılı. Kendini tamamlayan bir öykü anlatımı olduğu için izlenmesi kolay. İnsana kendisinden hoşnut olacağı bir duygu da kazandırıyor. İnsan sadece akli, rasyonel bir yaratık olarak yaşamaz. Bizim de böyle hokus pokuslara, büyülere tılsımlara ihtiyacımız var.
   
    Bütün filmlerde yok mu bu?
    Çoğunda var. Ölümü ensende hissettiğinde, ona yaltaklanarak bir dostluk, bir iltimas kazanmış oluyorsun.
   
    Kitabın okuyucusuyla, filmin izleyicisi aynı profili mi çiziyor sizce?
    Bir kalite farkı var tabii ama okuyucu dediğin ne ki? Bu öykünün ne olduğunu anlaman için en azından İngiltere tarihini, Shakespeare'i bilmen lazım.
   
    İzleyenlerin büyük bir çoğunluğunun filmi izlerken Nazi Dönemi ya da Britanya'nın geçmişini referans aldığını, bu tarihi bildiğini bile sanmıyorum. Onlar sadece seyrediyorlar.
    Onlar izlerken zihinlerinin arkalarında ne var biliyor musun? "Galiba uzun bir süreden beri başa çıkamayacağımız kadar bize uzak iktidar yapılanmaları içinde işleyen korku verici bir dünyada yaşıyoruz" endişesi. Korkuyu yaratan neyse, metaforlarla falan anlatan romanı okuyor, filmi izliyor, yakınlık kurmaya çalışıyorlar.
   
    Alışmaya çalışıyorlar belki de...
    Evet, ölümün nefesini enselerinde duydukça, yaşadıklarını hissediyorlar.
   
    Yazarın/yönetmenin bir seri roman yazarken/film yaparken, amacıyla farklı zaman ve coğrafyalardaki okuyucu/izleyicisinin algıladığı şey aynı mı? Yüzüklerin Efendisi'nden herkes aynı şeyi mi anlıyor?
    Farklı olabilir. İster babamıza yazdığımız mektup, isterse de edebi bir metin olsun, okuyucu yazarın söylediğini aynen algılamaz. Tamamen farklı da değildir. 'Öz' devam eder. Ama onun duyduğu acıyı biz duymayabiliriz. Çünkü duyarlılığımız azaltılmıştır. Bu farklılıklar her zaman vardır. İyi yazar, kendisinden 100-200 yıl sonra da, okuyucusunun ne algıladığını belirlemeye çalışır."
   
    Sizce bu film yapabiliyor mu bunu?
    Tabii yapıyor. Yazar "Yüzük, iktidardır" diyor. İktidarı tek bir iktidar azınlığı elinde tuttuğunda, kendisini de yıkıma götürüyor, diğer insanları da. Bu, İngiltere'deki Stonehenge zamanında başladı. Modern zamanlarda, savaşın devam etmediği gün yok. Şimdiki bu yakma yıkmalar, dünyanın bütününü kasıp kavuruyor ve devam ediyor. Bitmiyor.
   
    Filmde, yönetmen bunu bitiriyor.
    Neden? Savaşı yaşayan ve onun zulmüne uğrayanlar hep, bizim gibi çoğunlukta. Biz bu işin bitmesini istiyoruz. Hiç değilse ezilen kesimde yer aldığımız sürece, tepemizdeki kılıcın biraz akıllanmasını ve uzağa gitmesini istiyoruz.
   
    Belki de yüzük bizde olmadığı için.
    Tabii ki. Yüzükten, bu mutlak iktidardan hoşlanmıyoruz ama, içimizdeki o habis ruh devam ediyor. İnsan, sorununun o yüzükten kurtulmak olduğunu düşünmek yerine-ki bu çok zordur-yüzüğü ele geçirmek arzusu duyuyor. Tarihe baktığımızda da bunu görüyoruz. Aristokrasi ve burjuvazi iktidara gelene kadar, toplumun mazlum kesimleriyle dosttu. İktidar olduklarında onları dışlayıp "Yüzük ille de benim elimde kalsın" dediler. Böyle deyince, 50 yıl sonra tepelerine Hitler geldi.
   
    Bugünkü toplumda yüzüğü ateşe atmanın imkânı var mı?
    Olması lazım. Dünyanın yıkıma gittiğini anlıyoruz. Kötü ruh deyince bizim aklımıza Saddam, Necmettin Erbakan, Ecevit falan geliyor. Oysa kötülük, uzun bir süreden beri devam eden tarih dediğimiz yedi-sekiz bin yıllık sürecin içindeki, hayatın hep birbirine eklemlenen biçimleri, o hayatın içinde onu kabul ederek yaşamaya çalışan herkesin içindeki ruh. Buna biz 'yabancılaşmış insan' diyoruz.
   
   

POPULER KÜLTÜR


Kitap, hayattan güzel
Bir video film pazarlığı
Yılbaşı ambalajı
Koltuktan düşmek erkeği temizler
Ne kadar popülarite o kadar üniversite
Güzellerin de işi zor!
Tek tek uçtu gönül kuşlarım
Bu çocuk niye böyle oldu?
Zararsız bir narkotik
POPUN YARIM ASRI 1962
Geçen hafta seçilenler