|


Vızzz, vızzz, vızzz...
Sahnelerde 3 topla, sürekli 1'ini atıp 2'sini tutarak, iki eliyle bir çeşit akrobatik hünerler gösteren jonglörler vardır; harika insanlardır. Tıpkı cambazlar, hokkabazlar gibi, sıradan kişilerin üstünde bir yetenekleri bulunduğu halde; korkutucu bir özellikleri olmadığı için, hafife alınırlar.
Nasıl ki eşek, köpek, inek, öküz gibi, korkutuculuğu olmayan evcil hayvanları da, birer hakaret simgesi olarak kullanırız; aslanı, kaplanı ise birer övgü, birer kahramanlık simgesi olarak...
***
İnsanoğlunun, korktuklarına karşı saygı ve hayranlık duyması, başının belası olmuştur aslında.
Önüne gelen - ister legal, ister illegal - korkutuculuğa sıvanmıştır. Hele hele Falih Rıfkı'nın deyimiyle "kara kalabalığın" ağır bastığı; gerek hukuk, gerek ekonomi, gerek tarih bilincinden yoksun yığınlarda...
Ne yapalım, böyle bu...
***
Zaman zaman "muhafazakarlık", "gericilik", "tutuculuk", "inkılapçılık", "devrimcilik", "ilericilik" kavramlarıyla siyasal demeç ve nutuk gösterileri yapmak da, bendenize; nedense sahnelerde peş peşe atıp tuttuğu toplarla, şaşırtıcı bir hüner gösteren jonglörleri hatırlatıyor.
Ve doğrusu bir türlü çıkamıyorum işin içinden...
***
Örneğin "muhafazakarlık"ı ele alalım. Kim ne kadar muhafazakar, ne kadar değil; bir türlü kestiremiyorum. Kimse lokantalarda bağdaş kurarak, yer sofralarında yemek yemiyor. Cep telefonlarının sayısı 24 milyona çıkmış. Ev ve lokallerdeki TV sayısının kaça çıkmış olduğunu ise bilemiyorum.
***
Vaktiyle Ref'i Cevat "muhafazakar" olduğunu iddia ederdi. 1871'in ünlü "Enternasyonal" marşını, baştan sona Fransızca okuyan tek kişi olarak da, sadece onu gördüm. Gazeteden Kartal'daki çiftliğine, önce Haydarpaşa vapuruna, sonra da banliyö trenine binerek giderdi. Kartal tren istasyonunda indiğinde, kendisini Karanfil adındaki eşeğiyle, çiftlik bahçıvanı beklerdi. İstasyondan eşekle giderdi çiftliğine. Sık sık da Karanfil'den söz ederdi yazılarında.
O tarihlerde Bedri Koraman'ın külüstüründen başka, henüz çalışanlardan kimsenin arabası yoktu. Derken Abdi İpekçi de, küçük bir araba almıştı.
***
"Muhafazakarlık" belki de sadece, İslamın şartlarını yerine getirerek yaşamak...
Sanıyorum alafranga tuvalete girmek, taharet mendili yerine, tuvalet kağıdı kullanmak; tavla, yahut pişti oynamak, "muhafazakarlık"a aykırı değil artık. Tahta kaşık yerine, çatal bıçak kullanmak da aykırı değil; deve üstünde gitmek yerine, uçağa binmek de değil...
Bu tür değişimlere öfkelenenler mi, patlayıcı yüklü kamyonet ve canlı bombalarla sürdürmeye çalışıyorlar şiddet eylemlerini; kestirmek zor...
***
Hazır "muhafazakarlık"tan söz açılmışken, bizim Etem Çalışkan'ın son çıkan "yazı - hat" tablolarından oluşmuş albümüne de değinelim.
Bizim geleneklerimizde "resim" sanatının yerini, "hat sanatı" almıştır.
Ünlü hattatlar, Arap alfabesinin değişik yazı stillerinde ünlü sözleri, ayetleri, hadisleri özene bezene yazarak tablolaştırırlardı. Bunlar çerçevelenip, evlerin duvarlarına asılırdı.
***
Etem, eski "hat sanatını" Latin alfabesine yansıtma çalışmalarıyla geçirdi yaşamını. Şimdi de bir albümü yayımladı.
Albümün kapağında, özene bezene yazılmış bir hat gösterisi, "Alim unutmuş, kalem unutmamış"...
İlk sayfada ise, Hazret - i Muhammed'in bir sözü, "Milletin efendisi, millete hizmet edendir".
Ve Kanuni'nin ünlü beyti, "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi - Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi"...
***
Ben, Etem'in yerinde olsam, aynı hattatlık özeniyle, bir de "argo edebiyatından" toparlanmış top sözlerle bir albüm yapardım.
Örneğin, ünlü "Bunu yazan Tosun, okuyana kosun", yahut "Bunu yazan Molla, Tosun kendini kolla" türünden...
***
Gerçekten argo edebiyatı da, çok görkemlidir bizde...
"Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider sıçmaya", "Namus elden çıkınca, uçkur dokuz yerden koparmış", "Gönlü gülde, götü külde", "Kuru bokları ıslatma", "Yüzünün yumuşaklığından, donunun ağı kurumuyor", "Sıçtı Cafer bez getir, elini çabuk tut tez getir", "Kelin ilacı olsa, kendi başına çalarmış"...
Daha böyle yüzlerce...
***
Bir yanda bilge sözler, bir yanda argo ırmağından dökülen çağlayanlar...
Geleneklerimize göreneklerimize sahip çıktığımızda, sanıyorum ki çağdaşlıkla kurabileceğimiz en çarpıcı sentez şu:
"Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az."
Vızzz, vızzz, vızzz...
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|