|


Senaryo!
Bu köşede geçen hafta bir senaryo yazmıştım, politika kulisinin kuytuluklarında kulaklara fısıldanan bir kabus senaryosu...
Bugün bir tane daha yazmak istiyorum. Başlığı karşı devrimi engelleme senaryosu olabilir.
Özetine gelince...
Birinci Aşama
Kıbrıs'ta çözümün birtakım oyalama taktikleriyle geciktirilmesi, engellenmesi, özellikle 1 Mayıs eşiğinin çözüm umudu söndürülerek aşılması... AB'ye uyumun gerektirdiği uygulamaların idare tarafından savsaklanması, yapılması gereken anayasal değişikliklerin de CHP eliyle önlenmesi... Askerin yapacağı bazı açıklamalarla, askerin sivil otoriteye ağır bastığı havasının pompalanması... Hatta Ege'de Yunanistan'la gerginlik yaratıcı provokasyonların devreye sokulması...
İkinci Aşama
Böylece, yıl sonunda AB'den müzakere tarihi konusunda olumsuz bir karar çıkmasıyla senaryonun ikinci aşaması uygulamaya sokulur. Psikolojik savaş, yani AKP hükümetine karşı kamuoyu hazırlanması için düğmeye basılır. Hep bir ağızdan "Kahrolsun Avrupa!" diye sloganlar atılmaya başlanır. Aşırı sağıyla solu, kendine Kemalist diyenle Ülkücü diyen, Türk Baasçısıyla Nasyonal Sosyalisti, 9 Martçısı'yla 12 Martçısı, yani Kızılelma Koalisyonu sahne alır. Avrupa Birliği'ne karşı patlayan tepki usta manevralarla hükümete, AKP'ye doğru döndürülür.
Üçüncü Aşama
AKP hükümetinin defterini dürmek için psikolojik ve siyasal ortam kıvamına gelir. Bu arada 12 Mart'ta olduğu gibi yeni Nihat Erim'ler, 12 Eylül'de olduğu gibi yeni Turgut Özal'lar bulunur. Partilerüstü bir teknokratlar hükümetiyle bir süre için demokrasiye paydos düdüğü çalınır. Karşı devrimi, irticayı temizleme adı altında yeni bir cadı avı başlatılır Türkiye'de...
Senaryonun özeti bu.
Uygulanabilirliği var mı?
Çok zor, çok uzak bir ihtimal.
Ama denemek istiyebilirler.
*
Bundan önceki yazılarımda da değişik biçimlerde değindiğim bu senaryo, Türkiye'ye ve demokrasiye bir tuzaktır. Türkiye artık bu tuzağa düşmeyecek kadar siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısı gelişmiş, farklılaşmış bir ülkedir. 1950'lerle 60'ların, 70'lerle 80'lerin, hatta 90'ların Türkiye'siyle ve dünyası bambaşkadır.
Böylesi senaryolara hala kafası takık olanların, geçmiş denemelerin nasıl çıkmaz sokak olduğunu, Türk siyasetinin olgunlaşmasını nasıl engellediklerini, Türkiye'ye ne kadar değerli zaman kaybettirdiklerini şöyle bir düşünsünler.
27 Mayıs darbesi...
DP gitti, AP geldi. Değişen bir şey olmadı. Menderes gitti, Demirel geldi. Ama idamlarla, siyasal yasaklarla siyaset cephelere bölündü, kan davalarının tohumları atıldı.
12 Mart darbesi...
Demirel'le Ecevit silinmek istendi. Ama sonra ikisi de yine başbakanlık koltuğuna oturdular. Bu arada demokrasinin kolu kanadı kırılmış oldu. İdamlarla, insan hakları ayıplarıyla yeni kavgalara zemin hazırlandı, Türkiye çok kanlı bir döneme itildi.
12 Eylül darbesi...
Demokrasiye yine ara verildi. Parlamentonun kapısına kilit vuruldu. Bütün liderler, bütün partiler silinmek istendi. Hatta 12 Eylül'ün ekonomik çarı Özal'a da kırmızı ışık yakıldı. Buna rağmen Özal çıktı sandıktan. Silinmek istenen liderler Demirel, Erbakan, Ecevit sırasıyla gelip başbakanlık koltuğuna oturdular. Hatta Demirel Çankaya'ya çıktı. Bu arada özellikle 1990'larda Türkiye on yıl boyunca zayıf hükümetlerle, bölünmüş siyasetle ekonomide ve siyasette gereken yapısal değişimleri yapamadı, kan kaybetti.
28 Şubat post modern...
Erbakan Hoca gitti, Tayyip Erdoğan geldi. Refah göçtü, AKP sildi süpürdü. Tayyip Erdoğan bir şiir okudu, hapsi boyladı, ömür boyu siyaset yasağına çarptırıldı. Seçim sandığından öteki partilere fark atarak geldi, şimdi Başbakanlık koltuğunda oturuyor.
Dört kez gördük bu filmi.
Şimdi yine mi seyretmek...
Allah akıl versin!
Einstein'ın şu sözünü not edin:
"Aptallığın en açık kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp, değişik sonuç almayı beklemektir."
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|

|