22 Ocak 2004 Perşembe
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   
  ·  EGE   



   
Monşer, insan hakları...

       
    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin, eski adıyla Divan'ın, insan hakları davalarından seçmeler yansıtan ilk kitabını "Türkçeye" çevirmiştim.
    Türkçeye de ilk tercümeydi.
    Strasbourg'da bir yandan TRT ve bir günlük gazete için çalışıyor, öte yandan ekonomi doktorasının çile yollarında yürüyordum.
    O tercüme karşılığı yapılan ve neredeyse gıcır gıcır bir VW alabilecek kadar yüklü olan ödeme, ilaç gibi gelmişti.
    Hukukun sonsuz gibi gelen paragraf uzunluğundaki cümlelerini tercüme etmek ecel teri döktürürdü.
    Öylesine gerilirdim ki... Gecenin geç saatlerinde masadan kalktığımda uyku tutmazdı.
    Eşim Sevgili Canan "Bu seni uyutacak en iyi ilaç" diyerek tepeleme dolu bir tabak - üstü bol peynirli - spagetti koyardı önüme... İki üç koca kadeh kırmızı şarap da yuvarlayınca, gözkapaklarım kepenk indirirdi..."
    Kitabın tercümesi bittiğinde, paranın ötesinde, fazladan 6 kilo da kazanmıştım.
   
    Genlere kodlanmak
    Bu anıların tarihi 1969'dur.
    İnsanların İstanbul'da birbirine "Ama monşer, polüsyon tehlikesine dikkat" diye dalga geçtikleri yıllar.
    Doğa kirlenmesi ufukta bile görünmüyordu.
    "Polüsyon" ise krema tabaka konuşmalarının ithal malı yeni sözcük oyuncağıydı...
    Sedef Adası'nın hemen önlerinde demirleyen teknelerden, aşağıda koca koca mercan ve karagöz balıklarının oynaşıları görülürdü.
    Büyükada köşklerinde, yalılarında kotra kaptanları, geceden attıklara ağlara, sepetlere takılan balıkları, böcekleri, sabah, tepsilerle patronların beğenisine sunuyorlardı. Artanlar, komşulara gönderiliyordu.
    Gene o yıllarda "insan hakları ihlalleri" de bir fanteziydi.
    Bunları konuşmaya bile "uçukluk" diye bakılırdı.
    Ama, o zamanlar İstanbul'dan hissedilmese de Anadolu'nun diğer ucunda, insan hakları çok kabaca ihlal ediliyordu. Ve uçukluk duygusu değil, utanç veriyordu.
    Zaten bu yüz kızartısının Batı'ya yansıması için çok beklemek gerekmedi.
    30 yıl önce mercan balıklarının yüzdüğü İstanbul'un Marmara'sı nasıl birden kahverengiye dönüştüyse "İşkence" rezaletleri de kanalizasyon suları gibi yüzeye taştı.
    İnsan hakları kirlenmesi bir ülke klasiği oldu.
   
    Deli gömleği
    Tercüme ettiğim o ilk "İnsan Hakları Divan Kararları" iki ana gruptaydı.
    - B i r i n c i s i...
    "Fiziki güç uygulamak..."
    Örneğin, bir tutukluya, deli gömleği giydirilmesi...
    Bir zanlının sorguya, kolu bükülüp sırtına kanırtılarak götürülmesi...
    İ k i n c i s i...
    "Anadilini kullanmak..."
    Örneğin, Belçika'da, yaşayan iki topluluktan Valonların ve Flamanların kendi dillerini kullanmakta zaman zaman karşılaştıkları engeller.
    Yani...
    Kültürel hak ve özgürlükler.
    Bu sonuncusunun da Türkiye'ye gelmesi için çok beklemek gerekmedi.
    Ama...
    Tercümesini yaptığım kitapta, ihlallere karşı savaşım yapanların yargılandıkları, hüküm giydikleri yolunda hiçbir karar sayfası yoktu.
    Haklarında dava açılan insan hakları ihlalcileri, devlet adına çalışanlardı.
    Kararlar, onların sahip oldukları kuvveti kullanarak, bireylerin insan hakları ve özgürlüklerini, insanlık onurlarını tahrip eden uygulamalarını sonuca bağlıyordu.
    Bütün bu satırlar, hala Ankara Ulucanlar'da yatan eski DEP milletvekilleri içindir. Kendimize ve eşiğinde olduğumuz AB'ye onların demir parmaklıklar ardında tutulmalarını anlatmak zorluğunu ortaya koyarak. 35 yıl önce bile Avrupa insan haklarının, bugünkü Türkiye'den önde olup olmadığını irdelemek içindir.
    Savcıların 210 yıl, 2 bin 471 yıl, 6 bin 471 yıl hapis istemiyle dava açtığı - bazı yargısız infaz kurbanları hariç - hortumcular birer yıl yatmadan dışarıdalar. (Ahmet Altan - AKŞAM)
    Ama... Ulucanlar'daki dram sürüyor.
    AB eşiğindeki Türkiye standartları tank paleti ayarından çıkarılmalı.
    Devlet meşru kendini ve bütünlüğünü koruma hakkını kullanmış, sonuç almıştır... Artık insan haklarının zamanı.
   
    g.civaoglu@milliyet.com.tr
   
   





Taha AKYOL
Türban ve gerilla!

Çetin ALTAN
"Kan gövdeyi götürüyor" da şayet kâr varsa...

Melih AŞIK
Pancar şekeri...

Fikret BİLA
Talat'ın görüşleri

Hasan CEMAL
Davos'tan Kıbrıs...

Yılmaz ÇETİNER
Başbakan'ın giysileri moda yolunda

Güneri CIVAOĞLU
Monşer, insan hakları...

Hurşit GÜNEŞ
Din, ekonomik olarak ülkeleri geriletir mi?

Doğan HEPER
Yargıda doğrular, yanlışlar

Sami KOHEN
Irak politikası netleşiyor

Mehmet Y. YILMAZ
Türban üzerine bir saptama

Hasan PULUR
Hocadan "geçer" not aldık ama...

Derya SAZAK
TÜBİTAK'ı aşındırmak

Meral TAMER
CEO'ların korkulu rüyası hiper rekabet

Ece TEMELKURAN
Antiemperyalist sloganlarla dans

Yaman TÖRÜNER
Bizimkiler bütün bunlardan haberdar mı?

Osman ULAGAY
Dolar daha da düşer mi?

Güngör URAS
Devlet yatırımı unuttu

M. Ali BİRAND
Annan planını mumla arayabiliriz