|


Kıbrıs müzakereleri ve ABD
Kıbrıs meselesi, Türkiye'yi devleti ve toplumu ile bir kırılma noktasına getirdi. New York'taki ilk raunt, çözüm yanlılarının istediği doğrultuda sonuçlandı.
Kıbrıs müzakerelerinin Annan Planı temelinde, hızlandırılmış bir takvim çerçevesinde ve sonunda referanduma gidilmesi kararlılığı ile başlayacak olması, birçok faktörün biraraya gelmesi sayesinde mümkün oldu, ancak bu faktörler arasında en belirleyici olan, Ankara'nın siyasi iradesi.
Bu iradenin Kıbrıs konusundaki yansıması, son otuz yıldır belki de ilk kez statükoyu karşısına alan ve uluslararası topluluğun beklentileri ile buluşan bir çizgide. Çözüm umudunu artıran da bu.
Statükocuların gücünü iyi hesaplayamadıkları siyasi irade değişikliği, önümüzü açabilecek, bizi 'içimizdeki ve dört yanımızdaki sorunlar sayesinde değil, kazanımlarımız ile gündemde ve güçlü' bir ülkeye dönüştürebilecek bir kader değişikliğinin de izinde. O noktaya gelebilmemizin ilk adımı, Kıbrıs müzakerelerinin çözüm ile sonuçlanması olacak.
1 Mayıs'ta, birleşmiş bir Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne (AB) girmesi ve bu sonucun Ankara'nın gönülsüz değil girişken desteğiyle alınması, Türkiye'deki kırılmanın zaaf değil, aksine yepyeni bir dönüşüm gücü yarattığının teyidi anlamına gelecek.
Felsefi bir soru...
Washington'ın, New York'ta geçen hafta yapılan dört günlük görüşmelere ve 19 Şubat'ta Lefkoşa'da başlayacak müzakerelere bakışını şekillendiren ana etmenlerden biri de, Türkiye'de (Kıbrıs'ı da aşacak) bir 'dönüşüm' belirtisi.
ABD başkentinde, Türkiye'yi sürekli yakın takipte tutan üst düzey bürokrasinin temel felsefi bir soru sorduğunu, bu sütunun düzenli okuyucuları biliyorlar. İlk olarak, Ulusal Güvenlik Konseyi'nde görev yapan bir yetkili tarafından formüle edilen ve yukarıda sözünü ettiğimiz kader değişikliğini doğrudan ilgilendiren bu soruyu şöyle özetlemek mümkün:
"Soğuk Savaş ve 11 Eylül sonrasında yeniden şekillenen dünya düzeninde, Türkiye'nin ABD açısından önemini her zaman koruyacağına kuşku yok. Bilinmeyen, Türkiye'nin önemini, çözülememiş iç ve dış sorunları nedeniyle sürekli istikrarsızlığın eşiğinde bir ülke olması nedeniyle mi, yoksa sorunlarını çözmeyi başarmış, istikrar kaynağı bir ülke olarak mı koruyacağıdır."
İşte BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a, "Kırk yıldır ilk kez Kıbrıs'ta çözüme bu denli yakınız" dedirten gelişmelerde, ABD'yi en fazla umutlandıran yönlerden biri de, Kıbrıs'ta çözümün, Türkiye'yi, 'sorunlu - önemli' sınıfından 'olumlu - önemli' sınıfına atlatma potansiyeli taşıması.
Daha açık söylersek, ABD'li yetkililer, Kıbrıs'ta çözümün Türkiye için AB ile müzakerelerin başlaması anlamına geleceğine ve birçok iç ve bölgesel sorunumuzun çözümü için katalizör olabileceğine samimiyetle inanıyorlar.
Kıbrıs'ta çözümü kolaylaştırmış bir Türkiye'nin, Yunanistan'la Ege sorunlarını da çözebileceği; AB ile üyelik müzakerelerine oturmuş bir Türkiye'nin insan hakları ayıplarını da gidereceği; AB müzakerelerinin, Türk ekonomisinde büyük bir doping etkisi yapacağı ve IMF destekli anti - enflasyonist programla sağlanan düzelmenin kalıcılaşarak daha adil bir gelir dağılımını da getireceği; Doğu Akdeniz'de istikrarı sağlamış ve AB'ye eklemlenmiş bir Türkiye'nin, genişleyen Ortadoğu'nun kuvvetli bir çekim merkezi haline geleceği...
Washington'da birbirine bağlı görülen, bir anlamda Türkiye'nin kader değişikliğinin alt unsurları sayılan beklentiler bunlar. Listeyi genişletmek de mümkün.
Doğrulanan politika...
Washington'ın Kıbrıs müzakerelerine bakışını şekillendiren Türkiye'ye endeksli bu felsefi çerçeveyi bırakıp daha spesifik değerlendirmelerine baktığımızda da, yakın dönemde ABD'nin gözünün kulağının Ankara'dan gelecek siyasi işaretlere yoğunlaşacağını söyleyebiliriz.
Bush yönetimi, Kıbrıs'ta çözüm menziline girilebilmesinde etkili olan etmenlerin başında, adanın AB üyeliğini görüyor. Bu açıdan, Ankara'nın karşı çıktığı, ancak AB'nin kararlılıkla sürdürdüğü ve Washington'ın da, Clinton yönetiminden miras alarak Türkiye'ye rağmen terketmediği 'Kıbrıs'ın AB'ye katılımına destek' politikasının bir anlamda amacına ulaştığı ve çözümü zorladığı düşünülüyor.
Ancak politikalarının doğrulandığını savunan bir ABD'li diplomatın bize yaptığı şu vurgu çok, ama çok önemli:
"Politikamızın başarısı, Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının Avrupa'ya entegrasyon isteğinin çok güçlü olduğu ve bu isteğin siyasetçileri de belli adımları atmaya zorlayacağı öngörümüzün doğru olup olmadığına bağlıydı. Kuzey Kıbrıs'ta aralıkta yapılan genel seçimler ve Türkiye'deki Ak Parti hükümetinin AB ve Kıbrıs konusunda ortaya koyduğu irade, öngörümüzü doğrular yönde çok önemli iki gelişmeydi. Kıbrıs'ta altı hafta sonra çözüm olabileceğinden söz ediyorsak, öncelikle bu iki gelişme sayesindedir."
Bir anlamda Washington, Türkiye'de (ve KKTC'de) bir kırılmanın olabileceği, AB ile entegrasyon isteğinin bu kırılmayı zorlayarak devlet ve toplum içindeki statüko karşıtlarının geniş bir ittifakını gündeme getirebileceği öngörüsünde bulunduğunu söylüyor. Hatta belki de, bu öngörü üzerine bir tür siyasi kumar oynadığını itiraf ediyor.
Müzakere süreci...
Evet Washington'da, Kıbrıs'ta çözümün sağlanabileceği ve Türkiye'nin AB ile müzakere masasına davet edileceği yönünde güçlü bir iyimserlik var. Ancak müzakere sürecinin zorluklarla dolu olacağı da biliniyor.
ABD'li yetkililer, AKP'nin siyasi kararlılığını sürdürmesini, Türk devletinin sivil - asker kurmayları arasında sağlanmış görünen çözüm mutabakatının sarsılmamasını ve bu iradenin (başta Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Uğur Ziyal olmak üzere Türk diplomasisinin katkısı ile) müzakerelerin teknik ayrıntılarına sürekli olarak tercüme edilebilmesini, Kıbrıs'ta çözüm için 'şart' sayıyorlar.
Washington, KKTC lideri Rauf Denktaş'ın, ancak bir yandan Ankara'nın, bir yandan da Kıbrıs Türk halkının ağırlığını sürekli üzerinde hissetmesi halinde, bu müzakerelerde sonuna kadar gideceğine inanıyor.
Öte yandan, Rum lider Tasos Papadopulos'un müzakerelerde yapıcı bir tutum izlemesi ve Rum halkının referandumda anlaşmaya onay vermesi, ABD'nin gözünde hiç de 'garanti' değil. Washington, Kıbrıs'ta çözümün yeni kazalara kurban gitmemesi için, Rum - Yunan tarafları nezdinde hem kendi siyasi telkinlerini sürdürecek, hem de AB'nin girişimlerini teşvik edecek.
Ancak her iki tarafın da benimseyebileceği bir orta yolun bulunabilmesi büyük hüner gerektirecek ve büyük olasılıkla buradaki asıl sınavı, en son aşamada Genel Sekreter Annan verecek.
ycongar@erols.com
|
|

|