20 Şubat 2004 Cuma
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   
  ·  EGE   


   
"Seni seviyorum ama bundan sana ne?"

   
Sevgi; söylenmezse, gösterilmezse, yani sevileni yeterince memnun etmezse yok sayılıyor. Oysa sevgi, sevene ait değil mi?

       
    Beni seviyor musun? Seviyorum. Bir daha söyle. Bir daha, bir daha söyle...
    Bana beni sevdiğini göster. Bir daha göster. Bir daha, bir daha, bir daha göster...
    Niye?
    Bir sevgi yavşaklığıdır gidiyor. İnsanları sevin, hayvanları sevin, ağaçları sevin, herkesi ve her şeyi sevin, çok sevin; sevmek de yetmez, bağıra bağıra söyleyin; o da yetmez, bir de üstüne bu sevgiyi gösterin, gösterin, gösterin.
    Niye?
    Ne tuhaf, çocuklar bile şöyle büyüyorlar: Beni seviyorsan böyle yap, beni seviyorsan şöyle yap.
    Diyelim seviyor ama yine de sorabilir, değil mi: Niye?
    Bu kadar talepkar olma hakkını kim verdi size?
    Seviliyor olma halini dibine kadar sömürebileceğinizi kim söyledi?
    Tatmin olabileceğiniz bir ölçü var mı mesela? Günde kaç kez sevildiğinizi duyar, günde kaç kez sevildiğinizi görürseniz ikna olacaksınız? Yoksa siz çoktan ikna oldunuz da, şimdi bu sevginin her bir zerresinden fayda elde etmeye mi çalışmaktasınız?
    Hadi yaşadınız... Sevginin piyasalarda mübadele değeri var bugün. Sevgi, ağırlığına göre şu kadar liralık ya da bu kadar liralık bir hediye ediyor.
    Ve bugün sevgililer, eğlenmekten ziyade kalplerinde tık tık çalışan bir hesap makinesi ile kendilerine yönelen sevginin kıymetini ölçüyor.
    Karşı tarafın kazancı / Alınan hediyenin etiket fiyatı = ???
    ***
    Sevmek çoktandır öznesinin tekelinden çıkıp nesnesine teslim oldu. Söylenmedikçe, gösterilmedikçe, yani nesneyi memnun etmedikçe yok sayılır oldu. Sevmek yani, bu kadar da öznel, üstelik de özel bir şey olmasına rağmen, kelimenin tam anlamıyla başta sevilene, sonra izleyenlere, açıkçası aleme maymun oldu.
    Yazık oldu.
   
   
Kutlama mı? Kusarım!
    En son bir sevgilim Sevgililer Günü'müzü şöyle kırmızı güllü, pankartlı bir kutlamaya dönüştürdüğünde, ben kusmuştum. Valla!
    Görev icabı Artvin'in bir köyündeydim. Zeminde araları bir karış açık tahtalardan ineklere baka baka, onları koklaya koklaya uyunan ve sabah bu alt komşuların sütüyle güne başlanıp, süt ürünleriyle günü geçirip, yine sütle günü bitirerek geçirdiğim bir haftadan sonra eve dönmüşüm. Mümkünse şöyle kazına kazına bir banyo yapıp inek kokusunu üzerimden attığım gibi yatıp uyuyacağım. Ve yine mümkünse birkaç hafta süt ve süt ürünü ile değil temas etmek göz göze bile gelmeyeceğim. Plan buydu.
    Ne oldu? Sevgililer Günü! Kırmızı güller, "Ayy seni çok özledik. Hoş geldin" pankartları ve dıdıdınnn: Sütlü çikolata.
    Sütlü çikolata mı! Iyyy. Kustum!
    İlk aşkım, ca'anım sevgilim çikolata ile aramız kısa zamanda düzeldi tabii. Ama o çocukla bir daha arayı toparlayamadık.
    Ayrıldık; bitti gitti.
   
   
Onlar çikolata yaptı, ben fotoğraf çektim
        Mutfakla aram yoktur benim. "Yumurta bile kıramaz" derler ya, kıramam hakikaten. Makarna yaparım, nasıl yaparım bilmiyorum, yapış yapış olur. Pilav yaparım, nasıl yapıyorsam artık, lapa olur. Olmaz yani.
    Ki ben yıllarımı laboratuvarda ondan bir ölçü, bundan iki ölçü, karıştır, çalkala, şu dereceye ısıt, şu dereceye soğut şeklinde geçirdim. Reçete uygulamaktan daha iyi bildiğim bir şey yok yani. Nasıl olur da basit bir makarnayı bile beceremiyorum, anlaşılır gibi değil. Galiba problem yemek yapmakla değil yemeğin kendisi ile hiçbir alakam olmaması ile ilgili.
    Sevgililer Günü münasebetiyle yine bir sevgiliden örnek vererek izah edeyim size yemekle ilişkimi. Şu andaki sevgilimle en son ayrıldığımızda 38 kiloya kadar düştüm ben. Ölüyordum.
    Aşk acısı mı? Öyle de denebilir tabii. Ama şöyle de denebilir: Açlıktan!
    Bugün çikolata, haftaya Japon yemekleri...
    Biri yemek yapıp da önüme getirmeyince aklıma bile gelmiyor benim oturup yemek yemek. Fakat geçen cumartesi sabahı mutfaktaydım. Swissotel'in mutfağında hem de. Niye? Çünkü çikolata yapacaktım. Yaptım mı? Hayır. Onun yerine üzerimde extra large bir önlükle ortalıkta dolaşıp fotoğraf çektim.
    Benim sırrına vakıf olamadığım bir şey ama insanlar eğleniyor gibi görünüyorlardı.
    Yaptıkları da aşağı yukarı şöyle bir şeydi. Çikolatayı alıyorsunuz, küçük parçalara bölüyor, bir kaba koyuyorsunuz. Sonra bu kabı içinde sıcak su olan bir başka kabın içine yerleştiriyorsunuz. Çikolata eriyince, içine fındık fıstık, konyakta bekletilmiş kuru üzüm vesaire katıyorsunuz. Sonra bir kaşıkla bu karışımı alıp yapışmayan bir yüzeye böyle şekilsiz taş parçaları halinde akıtıyorsunuz. Budur. Bana öyle geldi ki, hani denesem, ben bile beceririm yani.
    Sonra brownie ve muffin yaptılar ama, bakınız onlar beni bayağı aşar.
    Bugün de sabah 10.00'da Swissotel'de çikolata yapma kursu var. Haftaya da şef Marc Pauguet, Japon tatlarını öğretecek.
    Tel: (0212) 259 07 90
   
    tubaakyol@milliyet.com.tr
   
   
   
   





 Donatella Piatti
 Sarıkız''ın Anıları
 Tuba Akyol
 İlhan Uçkan