|


Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana...
Dışarıda yine kar yağıyor. Uçuşup duran bembeyaz bir toz bulutu gibi tipi...
Bektaşi'ye sormuşlar:
- Hepimiz kahramanlığa bayıldığımız halde, neden kardan bu kadar korkuyoruz ki?
Bektaşi sakalını sıvazlamış:
- Herhalde, demiş, kara karşı da kahramanlık yapmaya kalkınca; kahraman olmak yerine, salak olma tehlikesi bulunduğu için; ya ayağımız kayıp yere düşerek, ya arabalarla otobüslerde saatlerce kapalı kalarak...
- Yok mu bunun bir çaresi?
- Var, "aklı", "kahramanlığın" önüne almak...
***
İki Marslı, uçan daireleriyle İstanbul'daki ana arterlerden birisinin kıyısına inmişler. Gördükleri bir ışığa doğru yaklaşarak, gözetlemeye başlamışlar. Burası arabaların kuyruk olarak beklediği bir benzin istasyonuymuş.
Durumu bir süre izledikten sonra, uçan daireleriyle geri dönüp, üst makamlara şöyle bir rapor yazmışlar:
"Dünya da burası gibi engebeli. Her yere sigara izmariti, buruşturulmuş kağıt, boş konserve kutusu, portakal kabuğu, cam kırıkları gibi şeyler ekmişler, yetiştirmeye çalışıyorlar. Ayrıca bize de çok benziyor Dünyalılar. Dikdörtgen prizma biçimindeler. Boyaları çok parlak. Karınlarında da bir sayaçları var. Yalnız üreme organları çok uzun ve uyurken bunu kulaklarının arkasına asıyorlar. Çift cam gözlü ve dört tekerlekli tombul dişileri, önlerinde birikip çığlıklar atmaya başladıklarında, kulaklarının arkasındaki üreme organını kullanıyor, sonra tekrar kulaklarının arkasına koyuyorlar onu..."
***
Doğum evinde genç kocayı, yeni doğum yapan eşinin yanına almışlar. Yeni baba, sevinç gözyaşları içinde karısını öpmüş önce, sonra bebeğe doğru eğilmiş.
Bir de ne görsün, bebek kuzguni siyah... Dehşetle geri çekilmiş adam. Daha ağzını bile açmadan, başlamış karısı bağırmaya:
- Ahlaksız herif sen de... Evdeki zenci hizmetçi kızla sevişip durduğunu, gel de inkâr et bakalım şimdi...
Kıbrıs'taki onca gürültü patırdı, pazarlık sonucu; nur topu gibi askeri bir Amerikan birliği doğmuş Ada'da...
Ve Ada siyasetçileri dertleşmeye başlamışlar birbirleriyle:
- Başkan Bush'la ayrı ayrı, gizlice seviştiğimizi, nasıl inkâr edeceğiz ki şimdi?
***
Halkı, milleti, vatanı, hukuku, demokrasiyi, özgürlüğü, kalkınmayı, KKTC'yi, Avrupa Birliği'ni, gece gündüz düşünen ve her fırsatta vatandaşın refahı, mutluluğu, geleceği için çalıştığını söyleyen bir politikacı; yine bir gün kürsüde uzun bir nutuk söylemiş. Her seferinde olduğu gibi de nutkunu, "Yaşasın vatan, yaşasın millet" diye, çınlayan alkışlar arasında bitirdikten sonra kürsüden inmiş.
Kendisini kutlamaya, öpmeye koşanlar arasında, tanır gibi olmuş birini ve her zamanki gülücüğüyle, önce "nasılsınız" diye sormuş, arkasından da:
- Şey, demiş, Bolu'daki son otobüs kazasında ölen siz miydiniz, yoksa kardeşiniz miydi?
Politikacının kendisine ilgi gösterdiği vatandaş, evine dönünce karısına:
- Şu Süleyman Bey, demiş; doğrusu büyük adam, hemen tanıdı beni...
***
İncili Çavuş'a sormuşlar:
- Saydamlıktan yoksun bir demokrasi neye benzer?
İncili Çavuş:
- Neye benzeyecek, demiş, bir gözü çıkmış güzellik kraliçesine...
***
Nasreddin Hoca şöyle yapıyormuş bürokrasinin tarifini:
- Kıçının altındaki koltuğu, başının üstündeki güneş gibi gösterenler kadrosu...
***
Abdullah Cevdet'ten bir kıt'ayla bitirelim yazıyı:
Bir yüksek rüya için, bin hakikatten geçtik.
Talihimiz karadır, lakin yüzümüz aktır.
Yaşatmaktır vazife, öldürmemek yetişmez;
Senin fikrin yaşamak, bizimki yaşatmaktır.
c.altan@prizma.net.tr
|
|

|