07 Mart 2004 Pazar
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   
  ·  EGE   


   
Bu filmi izlemeyin!

       
Mel Gibson'ın tartışmalı "Tutku"sunun oynadığı sinema salonunu, İsa'nın çarmıha gerilmesini beklemeden terk ederken tek düşündüğüm şey, faşist bir filmden çıktığımdı

    WASHINGTON
       
    Hiç aklımdan çıkmaz. Lisede birlikte en fazla kikirdediğim, sonraki yıllarda da birlikte kikirdemeyi sürdüregeldiğim can bir arkadaşımla yıllar önce Washington'da, bir filmi daha yarılamadan sinemadan zor atmıştık canımızı dışarı. Sonunu getiremediğimiz, Catherine Deneuve'ü Catherine Deneuve'lüğe taşıyan müzikaldi: "Cherbourg Şemsiyeleri" (1964).
    Jacques Demy'nin filmi, dijital olarak adam edilmiş ve tam 32 yıl gecikmeyle ABD'de gösterime girmiş bir klasikti. Ancak emdikçe insanın ağzını pörsüten şekerlemelerin tadını alan biteviye melodisi içimizdeki liseliyi öyle bir gıdıklamıştı ki, sinema salonunda kalsak bir süre sonra bizi kulağımızdan tutup atacaklardı. "Cherbourg Şemsiyeleri"ni, tüm zamanların en iyi 100 filmi arasında sayan eleştirmenleri umursamadık; biz başka bir çağın çocuklarıydık, güneşe çıktık.
    Yazıya sekiz yıl öncesinden başlamamın nedeni var. Sinema salonuna mabet gibi bakanlardanım ben. Her filme gitmem. Gittiğim filmi çok yakından, içine dalarak izlemeyi severim. Öyle mısır, kola, fiskos karışımı bir eğlence değil, bir tür ibadettir sinema koltuğunda oturmak. Rüyada kaybolmaktır. Dünya değiştirmektir. Yarısında çıktığım "Cherbourg Şemsiyeleri" suç ortağım sevgili arkadaşım sayesinde bugün beni hâlâ gülümsetse de, derinde bir yerlerimde bir vicdan azabının da adıdır yani.
    Oysa geçen hafta, Mel Gibson'ın "The Passion of the Christ / Tutku" filminin orta yerinde, kendimi sinema dışına attığımda ne kikirdiyordum, ne de suçluluk duygusu vardı içimde. Öfkeliydim. Gibson'a çok ama çok kızmıştım. Filmi görüp bayılanlara, bu film sayesinde İsa'yı neden sevdiklerini biraz daha anlayanlara içerliyordum. Daha gösterime girmeden bir fenomene dönüşen ve girer girmez de gişe rekorları kıran filmin İncil'e uygunluğu ve Musevi düşmanı olup olmadığı konusundaki tartışma anlamını bir anda yitirmişti benim için.
    Öylesine yavan bir anlatım, öylesine inceliksiz, derinliksiz bir görsellik, öylesine kaba bir karikatürler geçidi ve şiddetin öylesine ilkel bir kullanımı var ki bu filmde; hikayesine ilişkin soru işaretleri, ikinci değil onuncu planda. İsa'nın çarmıha gerilmesini beklemeden sinema salonunu terk ederken tek düşündüğüm şey, faşist -evet, kelimeyi ağırlığını bilerek kullanıyorum- bir filmden çıktığımdı.
    Yanlış anlamayın. Ben öyle sinemada şiddeti sevmeyen, kan revana bakamayan biri değilim. Savaşın, zulmün, soykırımın, tecavüzün, hatta işkencenin sinemasıyla siyasi ve insani olduğu kadar estetik bir bağ da kurabilenlerdenim. Sinemanın gözle ve dolayısıyla bedenle olan ilişkisini, gözle ve dolayısıyla bilinçle olan ilişkisinden ayrı tutmam, daha az önemsemem.
    Quentin Tarantino'nun istisnasız bütün filmlerindeki stilize şiddet beni büyülemiştir mesela. Steven Spielberg'ün, "Er Ryan'ı Kurtarmak" (1998) filminde, Normandiya Çıkarması'nı bilincimiz kadar bedenimize de kazıya kazıya anlattığı ilk 25 dakikayı birçok kez izledim; herkese de izlemesini önerdim, öneririm.
    Ancak İsa'nın son 12 saatini, İncil'in pek de birebir sayılamayacak bir nakli ile anlatan "Tutku", şiddeti tek ama tek araç olarak ve dayandığı hikayenin -ister mitolojik, ister uhrevi, artık nasıl kabul ediyorsanız- derinliğini yakalamaya hiç mi hiç yeltenmeden, adeta Evanjelist Hıristiyanları galeyana getirmeye yönelik bir kaba propaganda aracı gibi kullanması ile, benim için apayrı bir kategoriye -"Bu filmi görmeyin" dedirten bir kategoriye- oturuverdi.
    İsa'nın şakirtlerinden Yahuda tarafından ele verilmesi ve Zeytinlik Dağı'nda yakalanarak Musevilerin başkahini Kayafa'ya götürülmesi ile başlayan, daha sonra Romalı Vali Pilatus'a teslim edilmesi, Romalı askerler tarafından işkence görmesi ve bu işkencenin anı anına perdeye yansıması ile ilerleyen, Musevilerin İsa yerine, katil Barabbas'ın salıverilmesini istemeleri ve İsa'nın öldürülmesini Pilatus'a dayatmaları ile tırmanan filmden, Golgota'da yani İsa'nın çarmıha gerileceği Kafa Kemiği tepesinde ayrıldım.
    Evet, filmde, Pilatus ve eşinin tiplemeleri sayesinde Romalılara biraz olsun insanlık bulaşırken Musevilerin tam anlamıyla kötülük timsali olarak resmedildikleri eleştirisine katılıyorum. Evet, bu filmin Musevi düşmanlığını kışkırtma potansiyeli, beni rahatsız ediyor.
    Ama asıl derdim, filmin hikayesinin gerçeği mi, önyargıları mı yansıttığı, İncil'e sadık ya da Musevi düşmanı olup olmadığı değil. Biliyorum, beni dinlemeyeceksiniz; gösterime girince, gidip göreceksiniz filmi. Ben de öyle yaptım; arkadaşlarıma ve eşime rağmen izledim. Pişman da değilim.
    Bu sayede, 2004 yılında, dev bir sinema salonunda faşizmin nefesini yüzümde hissetmenin ne demek olduğunu anladım. Çıkınca, sinemanın kapısında durdum. Karşıdaki Potomac Nehri'nin üflediği bahar habercisi ılık gece esintisine şükrettim.
   
    Yazara e-mail
   
   





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
Yalvaç Ural
Yasemin Çongar