|


8 Mart için yorgun kadınlara bir şefkat yazısı:
Her hayat sahibine büyük geliyor!
Kız seni de mi çok üzüyorlar? Yüzün niye düşüyor? Dudağın küçük küçük niye akıyor senin? O kendinden emin kadınlar gibi olamıyorsun diye mi yanağın acıyor? Oysa her hayat... Her kadın...
Oysa domur domur, neşeli beyaz şebboylar duruyor masada. O kadar ki, birazdan tutamayıp kendilerini, pıtır pıtır patlayıp zıplayıp dağılacaklar odaya. Yağmur da var havada; damlalar zıpır zıpır çocuklar olarak pervazda. Sen perdenin önündesin, az daha kıpırdasan burnun değecek cama. Avucunun içinde kızıl bir kuş kalbi gibi sıcak duruyor çay, kıracaksın sıksan az daha.
Kız seni de mi üzüyorlar çok? Yanakların niçin ağlamakta?
Kollarının içi, bütün kadınların öyledir sanki, fırından yeni çıkmış ekmek gibi. Senin daha da içlerin küçük hanım, janjanlı bir eteğin dönüşünü andırmakta. Sen nerede durursan orası serin, ferah bir cumba. Eteklerine takılanlar vardı bir zaman; yüzün şimdi bir bir onları anmakta. Burnun küçük küçük kaşınıp akmakta. Yüzün tam neresinde buluşur burundan gelen deniz suyuyla gözden gelen? Televizyondaki kadınların yaşları neden bu kadar düzenli yol almakta?
* * *
Kız seni de mi üzüyorlar çok? Dudağın neden küçük küçük akmakta?
Sorsalar şimdi anlatamayacaksın. Laflar şişip şişip kalacak gırtlağında. Bir halt açıklayamayacaksın. Öğretmişti birileri, yedi kere uzun uzun nefes alıp ağır ağır bırakacaksın. Yedincisinden sonra bir aynada karşılaşıverirsen kızarmış yüzünle yeniden zırlamaya başlayacaksın. Bu gözler niye bu kadar hızlı kızarıyor ve bu kadar geç soğuyor burkulan yerler, kendine sinir olacaksın. Saçını başını dağıtıp, üstünü başını açıp bu hayattan kaçmak için müthiş hızlı, müthiş kesin kararlar alacaksın.
* * *
İçeriden bir ses gelecek, herhangi bir soru, gündelik bir şey, tam o sırada. "Çay süzgeci nerede?" gibi mesela, "Kumanda çalışmıyor mu?" gibi ya da... Hatta biri, daha da beteri, "Neyin var?" diye bile sorabilir sana. İçinden gülmek gelecek, gülmekle karışık bir ağlamak. Seni o kadar derinlerden yüzeye, ölü balıklar gibi yüzeye, bu aptal saptal sorular mı çıkaracak? Sırf konu açılmasın, sorularla boğazın sıkılmasın diye biraz daha kalacaksın odada, yüzünün ağlama rengi geçene kadar, azıcık daha.
* * *
Niyeyse bu hayat, bu abuk sabuk meseleleriyle gelir peşinden. İzin vermez şöyle boylu boyunca, enli enince düşmene, yuvarlanmana kendi içine. Oysa orada kalsan biraz, dursan, dizlerini burnuna kadar çekip içinin sesleri arasında yuvarlansan. Hatta hastalıklı gibi bile gelse kulağa, kendini bir dolaba kilitlesen, biraz mola alsan, görünmez olsan. Akacaksa zaman aksa, dönecekse dünya... Öyle. Her şey biraz da sensiz olsa. Sen burada dursan. Durma hakkını kullanan bir kadın olarak sen, ne ağlamanı, ne yüzünü, ne sessizliğini açıklamadan, sonra, azıcık soluklandıktan sonra yine devam etsen. Devam edersin yani, mesele o değil. Gülünür, içilir, çalışılır, "Nasılsınız? İyi misiniz"li hayatlara yeniden dalınır. O değil mesele. Şimdi biraz bu köşede, korkak kediler gibi, "problemli çocuklar" gibi kısılıp, büzüşüp kalsan. Hakikaten mesele değil, topuklu ayakkabıları, tayyörleri giyip yeniden başlamak, yuvarlanan kayayı yeniden yukarı tırmandırmak. Onu hep yapıyorsun zaten. Ama şimdi... Birazcık yani... Anlatabildim mi? Devekuşları aptal oldukları için mi sanıyorsunuz kuma gömüyorlar gözlerini? Keşke sen de gardırobunun içine saklayabilsen yüzünü. Şimdi bu yüz biraz dinlenecek diye... Öyle.
* * *
Çok müthiş kadınlar var etrafta. Belki yırtmaçlarına, bacaklarına, hiçbir yere bakmamaya çalışan gözlerine bakıyorsunuz sokaklarda. Başarılı oluşlarına, paraları kazanışlarına, eğlentilere akışlarına, kendilerinden çok fena emin oluşlarına, iddialı konuşmalarına, gamsız kahkahalarına... Siz sanıyorsunuz ki küçük hanım, onlar topyekun öyle. Evlerinde şebboylar yok onların, camlarına yağmur değmiyor. O kadınlar camlara burunlarını dayayıp, nedensiz yere iç geçirmiyor. Aniden çöküp küçülmüyor onlar. Onlar, sanırsın ki, yürüyüşlerine baksan, kendilerini hiç çirkin ördek yavrusu gibi hissetmiyor. Öyle olmuyor. Öyle olmuyor...
* * *
Şebboylar masada. Yağmurda cam, camda çocuklar. Gardırobun içi pahalı parfümlerden kokuyor. Bu giysiler, kokular, fena halde düzgün fotoğraflık gülmeler... Nereden çıktı bu kadar çok şey?..
Bazen her hayat sahibine büyük geliyor....
Gardırobun içine kafanı sokunca...
Her hayat ağırdır. Kimileri bu meseleyi gardırobunun içinde saklıyor.
Sonra zaten şebboylar soluyor. Yağmur diniyor. Kumanda, iki kere vurunca kafasına çalışıyor. Çay süzgeci öbür çekmecede oluyor. Sokaktan, şaka gibi, "Bu da geçer!" şarkısı duyuluyor. Öyle yani. Öyle...
ecetem@hotmail.com
|
|

|