|
|


Martılar soyut sever
Bir dolu insan soyut resim karşısında "Aman tanrım, bu ne ki bu?" diye kendini aciz hissediyor. Oysa martılar öyle miymiş, basıyorlarmış çığlığı: Cik cik sanat, cik sanat!
Resimden anlamıyorum ben. Bir ressamla röportaja gittiğimde, durup bakıyorum resimlerine. Anlamıyorum. "Anlamakla ilgili bir şey değil" diyor Büyük Şef Deniz Alphan. Ben o zaman ısrar ediyorum: Anlamıyorum! "Peki beğenmiyor musun? Sevmiyor musun? Bir şey hissetmiyor musun?" Ne bileyim? Tabii Picasso'ydu, Dali'ydi, böyle çok bilinen ressamların resimlerini ben de beğeniyorum. Ama bu benim beğenim olmaktan ziyade öğretilmiş bir şey sanki.
Bir de Erol Akyavaş'la röportaja gittiğimde, "Hindistan dönüşü yaptığım resimler" diye gösterdiklerine tapmıştım. Renkleri çok güzeldi. Müthişti. Şimdi mesela çok gider benim evime öyle bir şey. Şöyle sarılı, turunculu, yeşilli bir şey. Bir duvar çok boş, gözüme batıyor. Tam oraya, o duvara şöyle kocaman bir tane diyelim... Ebatı da vereyim mi?
Sakin olun, abartıyorum elbette. Ressamların en çok da buna; evin dekorasyonuna, resmin asılacağı yerin ölçülerine uygun resim arayan sanatseverlere (!) kıl olduğunu bildiğim için... Siz bana gerçek bir Picasso, da Vinci, Van Gogh hediye edin; ben o resmin renklerine göre evi yeniden dekore ederim, merak etmeyin.
Ama adsız sansız birinin, hatta belki de çok ünlü ama benim lisede öğrenmediğim bir ressamın bir resmine bakıp da "İşte bu sanat" diyebilecek durumda değilim. Matematik değil ki bu, iki kere iki dört etsin. Sanat!
Bu çirkin şey sanat mı yani?
Geçenlerde bir kafede kahvaltı ediyoruz. Yan masada yaşlı bir kadın -belli ki yalnız, belli ki sıkılmış, iki laf edecek birini arıyor- ha bire garsonlara laf atıyor, kendi kendine konuşuyor. Sevgilime söylediğim iki cümleyi havada yakalayıp cevapladı. Bir yandan kadınla konuşmak zorunda hissediyorum kendimi ama diğer yandan da gazetenin arkasına saklanasım var. Ne yazık ki iki cümle daha kurup o kadını mutlu edecek kadar iyi kalpli biri değilim. Özür dilerim.
Sonra ben gazetede köşe yazarlarından birinin yazısına takıldım. Onu sevgilime gösterirken yine o kadın atladı: "Ben bunların hiçbirini sevmiyorum" diye başladı. "Hı hı" dedim ben. O devam etti. Köşe yazarlarından başladı, yazarlara geçti, derken meseleyi sanata bağladı, herkese "sanatçı" denmesinden yakındı, "ne sanattır ne değildir"i açıklamaya girişti, "kim yazardır, kim değildir" diye devam etti. Ben yine "Hı hı" dedim. Sevgilim de ayrımcılıktan girdi, sanatın tekelinin olamayacağı ile devam etti, mevzu uzadı gitti.
Benim iki kere iki dört eder kafam "Sanat bilimi diye bir şey olmalı" diye ilk o zaman düşündü. Alacaksın bir eseri, vuracaksın bilimin terazisine, sanat mı bu kardeşim, değil mi, şıp diye anlayacaksın, sen sağ, ben selamet...
Sonra "Mona Lisa Gülüşü"nü izlerken -buyrun işte resimle ilgim de budur yani, Julia Roberts'ın bir filmde sanat tarihi hocasını canlandırması kadardır- yine bunu düşündüm. Onlar filmde "Bu çirkin şey sanat mı yani?" diye konuşurken, ben yine yeniden; niye neyin sanat olduğuna neyin olmadığına karar vermemizi sağlayacak bilimsel bir yaklaşım yok, diyordum içimden.
Sanat bilimi olabilir mi?
Sanat bilimi kulağa bir acayip geliyor, değil mi? Zira sanat yaratıcılığa, özgünlüğe falan dayanan çok kişisel bir şey. Bunu nasıl bilimsel kurallarla açıklayabilirsiniz? Mümkün değil.
"Mümkün değil" değilmiş. Bir resme olan beğenimizin altında bilimsel kuralların yatıyor olma ihtimalini araştıranlar var mesela. Hani bizim Büyük Şef'in "anlamakla ilgili değil sevmekle, hissetmekle ilgili" dediği o his var ya, işte bu hisleri gayet bilimsel yöntemlerle araştırıp, neyin beynimizdeki hangi bölgeyi harekete geçirdiğine bakıyorlar. Çok acayip.
Tüm bu araştırmalar martılarla başlamış. Yavru martılar annelerinin sarı gagası üzerindeki kırmızı noktayı gagalarlarmış. Ama annelerinin gerçekte var olup olmaması pek umurlarında değilmiş. Yeter ki onlara gaga şeklindeki sarı bir şeyin üstünde gagalayacakları bir kırmızı nokta verin. Tamamdır.
Fakat 50 yıl önce Oxford Üniversitesi'nden Niko Tinbergen tuhaf bir gaga yapmış. Gagaya hiç benzemeyen sarı bir tahta parçası üstüne üç kırmızı çizgi çizmiş. Ve martılar... Çıldırmışlar. Nasıl mutlu olmuşlar, nasıl heyecanlanmışlar!
Telegraph'daki makalede "Tinbergen gerçek bir gagayı abartarak sanatçıların yapmaya çalıştığı şeyi yapmıştı-gerçeğin özünü yakalamıştı" yazıyor. Vay anasını...
Sonra işte şunu sormuşlar: Eğer martılar soyut resim seviyorsa ve böyle acayip gagamsı bir şey kuşların beyninde bir yeri tetikliyorsa, sanat da insanın beyninde benzer bir etki yaratıyor olabilir mi?
Kaliforniya Üniversitesi'nden Vilayanur Ramachandran bu sorunun cevabının evet olduğunu düşünüyor. Ona göre sanatçılar imajları bozup abartarak beynin görüntüyle ilgili 30'dan fazla bölgesini gıdıklıyorlar. İşleri bu.
Ve bir eser karşısında dikilen herhangi bir adamın beyninin taranıp harekete geçen bölgelerin saptanmasıyla "ne sanattır, ne değildir"in cevabını -bir ölçüde- bulmak mümkün.
* * *
Buradan bir dolu yere yürünebilir. Ama ben anlamak-anlamamak ile ilgili kısmı çözdüm. Martı kadar olabilirim. Anlamam gerekmez, sadece sevebilirim.
Hatta sadece salonuma uygun bulduğum için bir resme bayılabilirim. Sevdiğim o şeye de canım ister "sanat" derim, canım ister "iş" derim... Galerileri dolaşmaya başlayayım.
Kafedeki kadına gelince... Amerika'da bir üniversitede sanat tarihi hocasıymış galiba. Annesi hastalanınca Türkiye'ye dönmüş, şimdi İstanbul'da çok sıkılıyormuş.
Ben tüm konuşma boyunca "Hı hı"ladım ya, çıkarken bana dönüp "Sen çok akıllı bir kızsın. Nerede okuyorsun?" diye sordu. Sevgilim atladı: "O yazar. Hani şu beğenmediklerinizden."
Çıkarayak kimsin, nesin, nerede yazıyorsun oldu; sonra paltosunun altından Milliyet Cumartesi'yi çıkardı kadın, "Aaa bu sen misin?" dedi. Beni seviyormuş ya da en azından öyle söyledi.
Sanat mı? Boş verin. "İş"imizi yapalım...
Sanatın matematiği, seksin matematiği...
Bir de fi sayısı var. Hani şu "altın oran" denilen şey. 1,618033... diye sürüp gidiyor. Altın oran, mesela bir dikdörtgenin göze en estetik görünmesi için uzun kenarı ile kısa kenarı arasında olması gereken oran. Kate Moss'un ve Hülya Avşar'ın yüzlerinin altın orana uygun olduğu için "güzel" olduğu söyleniyor.
Leonardo da Vinci amca mesela Mona Lisa'da kullanmış bu oranı. Mona Lisa'nın başının etrafına bir dikdörtgen çizdiğinizde ortaya çıkan dört kenar bir altın dikdörtgenmiş. Bu dikdörtgeni, göz hizasında çizeceğiniz bir çizgiyle ikiye ayırdığınızda yine bir altın oran elde ediyormuşsunuz. Resmin boyutları da altın oran oluşturmaktaymış. Stanley Kubrick'in filmlerindeki hemen her karenin de bu orana göre çekildiği rivayet ediliyor.
Bu da işte sanatın matematiği...
Ekşi Sözlük'ten biri üşenmemiş, ölçmüş biçmiş galiba, neyi neye oranlamış ben anlamadım ama penise ve vajinaya ayrı ayrı altın oran uygulandığında ortaya çıkan sonucun hayli beter olacağı neticesine varmış. Bu da öyle, bir nevi ek bilgi yani. Aşkın matematiği olmaz mı dersiniz, sekste estetik aranmaz mı; orası size kalmış.
tubaakyol@milliyet.com.tr
|
|


|