12 Mart 2004 Cuma
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   
  ·  EGE   


Prof. Ünsal Oskay, monotonlaşan mutfak kültürümüzü yorumladı
   
Yemek paylaşıldıkça artar

   
Parası olanlar bile, sayılı birkaç restoran arasında gidip geliyor. Artık insanlar iyi yemeğin değil, tanıdık yüzlerin peşinde

        Melis Çelebi

   
    Özellikle büyük şehirlerin kalburüstü semtlerinde, yeme-içme kültürü biri kapanıp, yerine bir yenisi açılan restoranlarla sınırlı. Nerede ne yeneceğinden çok, kimin nerede yediğiyle ilgileniyor insanlar. Gözde mekânların da ömrü pek uzun olmuyor. Bu hafta, Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Ünsal Oskay ile beraber, geleneksel mutfağıyla nam salan Kadıköy Çiya Restoran'da bir akşam yemeği yedik ve kaybetme yolunda olduğumuz yemek kültürümüz hakkında konuştuk.
   
    Günümüzün popüler kültür hayatı içinde mutfak kültürümüz nereye gidiyor?
    Dünyanın en güzel yemeklerini çıkınınıza koyup da dağa çıkmazsınız herhalde. Dostunuzla, arkadaşlarınızla yersiniz. Yerken gülersiniz. Hayatın size daraltılmış ufkunu açacak yeni düşüncelerle tanışırsınız veya yanınızda, içinizde heyecan ve sevgi yaratan güzel bir kadın ya da erkek vardır. Tüm bunları bir araya getirecek en güzel sıva, çimento bence yemek sofrasıdır. Bugün nasıl hayatımızın her alanında seri üretim hakimse, bu yeme-içme tarzımızda da böyle. Tıpkı seri imalâtla ayakkabı yapmak gibi, hayatımız da seri bir şekilde biçimleniyor. 11 ay para biriktirip tatil için gittiğimiz yerdeki hayatlarımız da, hiç gitmeden yaşayacağımız hayatın ta kendisi. Hali vakti yerinde olan biri örneğin "Haiti'ye tatile gideceğim" diyor. Ama gitttiği yerde Coca Cola ya da Mc Donald's'ı bulamadığında, vahşi ya da ilkel bir dünyaya geldiğini düşünüyor.
   
    Fast food ürünleri mutfak hayatımızı monotonlaştırmıyor mu?
    Gezen dolaşan bir insan için içecek şeyler sonsuzdur: koruk suyu, limonata, mandalin suyu, ayran ve şerbetler. Biz çok yakın zamana kadar bunları içiyorduk. Şimdi yavaş yavaş bunlar yeniden ilgi çekici hale gelmeye başladı. Çünkü insanlar bu daraltılmış hayattan bıkmaya başladı. Paranız var ama Nişantaşı'ndaki sayılı yerlere gidiyorsunuz. Yemek adları Fransızca ancak baktığınızda, değişik şekilde pişirilmiş etler. Oysa ki, bizim de tekrar damak tadımızı canlandıracağımız folklorik yerler var.
   
    Artık insanlar iyi yemeklerden çok, yeni mekânlara ilgi duyuyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Bu tarz mekânlar trendy oluyor. Ama buralarda folk kültürünün zenginliği ve çeşitliliği yok. Eskiden adam, dağdaki çeşit çeşit otları toplayıp bunları bahçesinde yetiştirirdi. Onun içine et, ekşilik veren meyve-sebze koyar, ortaya 40-50 çeşit yemek çıkardı. Anadolu'da erkekler de güzel yemek yapar. Şehirde erkek yemek yapınca ona 'light' erkek diyorlar. Halbuki insan dediğin iyi yemek yapar. İyi yemek yapmayı bilmeyen kişi, bence eksiktir.
   
    Sizce bu trendy'lik, monotonluğu yıkmak için bir yenilik arayışı değil mi?
    Bence değil. Trendy'lik, mekândan, gelen gidenlerin kalibresi açısından söz konusu oluyor. Paralı adamlar, ünlü mankenler bir yeri moda yapıyor. 3-5 ay sonra orası eskiyor, sahibi daha gözde bir yer açıyor. Ama nereyi dolaşırsanız dolaşın, içkiler 5-6, yemekler 3-5 çeşit. Gelen giden de aynı.
    Yıllar önce, bir profesör arkadaşımla beraber Marmaris koylarında bir balıkçının motoruyla sabahtan akşama gezmiştik. Balıkçı Hasan içkiye düşkün olduğu için öğleden sonra 4'e kadar her yerde rakı aradık. Nihayet bir gazinoya oturup rakı söyledik. Arkadaşımla ben yemekten önce denize girelim dedik. O arada balıklar ve rakı gelmiş. Hasan Abi, balığa çatalını vurmamış. Rakıdan bir yudum almamış. "Hasan Abi" dedim, "Senin bu yaptığın kendine işkence. Biz yarım saattir denizdeyiz. Niye yemeğe başlamadın?"
    Hasan Abi'ye çok küçükken adam öldürtmüşler. 14 yıl hapis yatmış. Bana verdiği cevap şu oldu: "Sizde okumuş terbiyesi var, bizde hapisane terbiyesi. Dostumuz gelmeden rakı içilmez." Bu hangi gece kulübünde, hangi pahalı restoranda var? Size selâm veren adam masanıza oturduğunda zaten aklından "Filan reklam kampanyasını benim elimden almıştı alçak. Şunun yemeğine bir zehir koysalar da ölse" gibi şeyler geçiriyor. Buralarda samimiyet, hoşluk, dahası yenilik yok. Yat kalk aynı adamlar, aynı restoranlar. Böyle hayattan nasıl tat alınır ki?
   
        Tüm bu 'sözüm ona' yenilik arayışlarımızın, benliğimizi kaplayan narsist eğilimlerle bir bağlantısı olabilir mi?
    Narsizm, çağdaş hayatın yoğunlaştırdığı bir olay. Çok eski zamanlarda da insanlarda narsist eğilimler vardı. Ama insan atının tımarından ayakkabısına birçok şeyi kendisi yapıyordu. Yakın zamana kadar, kendisi yapmasa bile, seçiyordu. Şimdi ayakkabımızı kendimiz mi seçiyoruz? Moda endüstrisinin öngördüklerini giyiyoruz. Evlenmek isteyen genç bir adam karısını kendisi mi seçiyor? Hayır. Hollywood filmlerinde görüyor: son dönem güzel kadın tipi nedir? İnce. Bugün bu Fashion TV'deki kızları rahmetli babama gösterseydiniz, ömrünün sonuna kadar bekâr kalırdı. Nasıl evleneceğimiz kişiyi biz seçmiyorsak, yediklerimizi de biz seçmiyoruz. Bugünkü hayat önümüze koyuyor.
    Gene en iyi yemekler, esnaf lokantalarında ve şehirler arası yollarda kamyon şoförlerinin mola verdiği yerlerde bulunuyor. Kamyon şoförleri has adamlar. Yedikleri yemeğin tadı tuzu var. Onların gittiği yere girdiğinizde kapıyı açıp 'Merhaba' dersiniz, herkes dönüp size 'Merhaba' der. Artık hısım akraba olursunuz. Öyle bir ortamda önünüze dünden kalma pilav gelmez. Ama başka bir yerde, dünden kalma pilav masanıza, kadınbudu köfte ya da pirinç çorbası olarak gelir.
    İyi mutfak kozmopolit yerdedir
   
    Bugün artık, giyimden tatil alışkanlıklarına kadar hiçbir şey hayatımızdaki monotonluğa çözüm getirmiyorsa, gerçek bir değişim için nereden başlamamız gerek?
    Bizim yaşadığımız bu topraklarda Mezopotamya, Eski Mısır, Arap kültürü var, İskitler var. Bu kadar zengin bir coğrafyada yaşayıp da "Şurası trendy, burası değil" diye üç yemeğe fit olmak, insanın insanlığını düşük ölçülerde yaşaması demek. Aşkta tazelenmek, güzel yemekleri tanımak, gezmek dolaşmak gerek ama her gittiğiniz yerde kendiniz olarak dolaşacaksınız. Hilton'un restoranını arayan ya da Coca Cola'sız yaşayamayan ortalama insan olarak değil. Cola Turca diye bir şey çıktı. Oysa Türkiye'de mandalin suyu yapılabilir, ayvadan başka bir şey yapılabilir ve bunların içine herkesin meşrebine göre alkol konabilir. Kola başımın tacı, meraklısı içsin. Ama İstanbul-Bodrum yolu üzerinde bir tek Susurluk'ta ayran var. Yaşadığımız topraklarda bu hayatımızın darlığını, yoksulluğunu zenginleştirecek şeyler var. Erişilmez şeyler de değil bunlar.
    Bunlar, Monte Carlo'daki kumarhanenin restoranına, San Francisco'daki Pierre'in Yeri'ne gitmeyelim anlamına gelmiyor. Özelliği varsa, bugünkü hayatın tüm olanaklarından hak ettiğimiz ölçüde yararlanmalıyız. Bu söylediklerim, geçmişin özgün hayatındaki zenginlikleri yaşamımıza katmamız için hevesimizin canlı kalmasını amaçlıyor.

POPULER KÜLTÜR


Güneydoğu romanları
'Ne var porno çektiyse' diyebilir miyiz?
'Fatih Hoca' popstardı!
İşçi Rozi, artık emekli!
Büyük Birader halka afyon vaat ediyor
Kadınlar ülkesi
Gay'ler başgöz olma derdinde
Popun Yarım Asrı / 1974
Patlayıcı ideoloji
Geçen hafta seçilenler
Yemek paylaşıldıkça artar