|
|


'Çocukları ve ucuz işgücünü sömürenlerle çalışmam'
Ara verdiği modaya geçen ay Milano'da ses getiren bir defileyle dönen Rıfat Özbek: "Asya'daki, Latin Amerika'daki fabrikalarda çocukları çalıştıran ve ucuz işgücünü sömüren hiçbir şirketle iş yapmıyorum"
AHMET TULGAR
Modacı Rıfat Özbek'in yurtdışındaki, özellikle de İngiltere'deki başarılarını neredeyse 30 yıldır izliyoruz, haber alıyoruz. Hele ilk yıllarda onun her başarılı defilesi, portföyüne kattığı her yeni, ünlü müşteri manşetlerde gezinirdi.
Sonrasında, özellikle de son yıllarda, iddialı ve ihtiraslı çok sayıda Türk meslek erbabı Avrupa kapılarını zorlamaya, onların irili ufaklı başarıları da medyada rutin olarak köpürtülmeye başladığından, sanki yıldızı biraz söner gibi oldu. Yine de onun dünya modasındaki konumunun diğerlerinden farklı olduğunu sezen seziyor, bilen biliyordu.
Rıfat Özbek geçenlerde uzun bir teneffüs döneminin ardından yeni bir defile yaptı İtalya'da. Ve hemen ardından da Türkiye'ye geldi; Bodrum, Yalıkavak'taki kendi dekore ettiği evine kapandı.
Özbek'le bundan iki yıl önce bir telefon konuşması yapmıştık. Ondan röportaj istemiştim. Ama o sıralarda inzivanın eşiğindeydi. Kabul etmedi teklifimi ama şunu da belirtti: Bir gün tekrar üretime geçer, defile yaparsa beni arayacak ve röportaj verecekti.
İşte o gün, bu hafta salı günüymüş.
Onunla sözleştiğimiz gibi Çukurcuma'da buluştuk. Semtin kahveleriyle ünlü mekanlarından Gourmelit'te.
Foto muhabirimiz Ercan önündeki mantarlı penneyi yemekle meşguldü. Özbek, önce pennenin rengine takıldı. Tabaktaki sütlü kahverenginin kaynağını araştırdı.
Sonra da "Ben röportajlarda çok çekingen ve suskunumdur, belki bu çenemi açar" diyerek içine alkol katılmış bir kahve seçti mönüden.
Ben her zamanki gibi koca bir filtre kahve kupasını kafama dikerken, o da kahvesine katılacak alkolün türü ve miktarına ilişkin teferruatlı bilgi alıyordu garsondan; geçenlerde gittiği Donatella Versace'nin partisinde dağıtılan, taşlarla süslü çakmakla oynayarak. Daha doğrusu taşlarla süslü bir kılıfın içindeki bitince atılan çakmakla.
Neyse, yavaş yavaş başladık ve aşağıdaki röportaj çıktı.
Fakat ondan sonra da Ercan'ı durdurmak mümkün olmadı. Görsel bir meslekle uğraşanlarla yaptığımız röportajlarda, Ercan fotoğraf çekmeye bir türlü doyamaz. Bu sefer de, Çukurcuma'dan Tophane'ye kadar her adım başı fotoğrafını çekti Rıfat Özbek'in. Ben her antikacıda durdum, dükkanlarından çıkıp seslenen antikacılara laf yetiştirdim.
Özellikle camilerde ve hamamlarda uzun süre kaldık, Rıfat Özbek de enerjik biçimde karşılık verdi Ercan'ın çabalarına. Durakladığımızda Türkiye'nin politik hayatına dair bir şeyler soruyordu bana.
Sanki onda da son yıllarda yurtdışında yaşayan birçok sanatçıda rastladığım Neo-Osmanlı dünya görüşü uç vermişti.
Estetik alanında işine yarayan bu dünya görüşünün, sanki Türkiye politikasındaki izdüşümlerini arıyormuş, bulursa da mutlu olacakmış gibi geldi bana. AKP'yi soruyordu.
Ama ona, o gün, o sokaklarda sunabileceğimiz, eğer isterse, AKP'nin seçim minibüsleri, dükkan dükkan dolaşan ilçe belediye başkan adaylarıydı sadece.
Bu yeni "muhafazakâr demokrat" erkek tipinin lacilerinden, sakal-bıyık estetiğinden, parayla iktidarın parlaklığının iyice nurlandırdığı çehrelerinden defilelerine bir şeyler taşıyabilir miydi acaba?
Uzun bir sessizlik döneminin ardından yeniden bir defile yaptınız ve epey ses getirdi. Moda endüstrisine dönme kararını nasıl aldınız?
Uzun süre İtalya'da birlikte çalıştığım patronlarım 50'li, 60'lı yıllarda orada çok popüler olan Pollini adlı bir ayakkabı firmasını satın almışlar. Beni aradılar ve "Biz bu markayı tekrar gündeme getirmek istiyoruz, bu markaya yönelik bir koleksiyon yapmak seni enterese eder mi?" diye sordular. Ben de epeydir bir şey yapmıyordum. Yalıkavak'taki evimin dekorasyonu da bitmişti. Yeni bir şeyler yapmak, bir şeylerle uğraşmak istiyordum.
Çalışmalarınıza neden ara vermiştiniz?
Dinlenmek için. Çok yorulmuştum. Bir de ben yıllarca asistansız çalıştım. Artık çok gelmeye başlamıştı işler. "Bir ömür bunun stresi ile mi yaşayacağım, nedir bu?" diyordum kendime. "Bakayım, başka bir şey yapabilecek miyim?" dedim. İnsan hakları ile çok ilgiliyim. Londra'da bir insan hakları üniversitesi bulunuyor. "Gideyim oraya, insan hakları okuyayım" dedim. Gittim üniversiteye ama bana çok geldi, ben bu kadar ciddi girmek istemiyordum. Okuldan "Sen zaten ünlü birisin, ismini kullanarak bize yardımcı olabilirsin" dediler.
"Küreselleşmeye karşıyım, gençlerin yaptığı gösterileri destekliyorum"
Bu üniversiteyi insan hakları örgütleri mi destekliyor?
Amnesty International'ın (Uluslararası Af Örgütü) bu okul. Onlar "Sen isminle bize kampanyalarımızda destek ver" dediler. Ondan sonra Türkiye'ye geldim zaten.
Aslında son yıllarda sadece siz değil, birçok modacı sosyal meselelerle ilgileniyor. Hatta koleksiyonlarını, defilelerini bu meseleler üzerine bina ediyorlar. Artık modacılar Coco Chanel döneminin sadece estetikle ilgili modacılarından farklı, değil mi?
Ama ben eskiden beri bu tür konularla çok ilgiliyim. Öyle haksızlıklara hiç gelemem. Gençler gidip uluslararası toplantıların yapıldığı yerlerde gösteriler yapıyorlar ya, küreselleşme karşıtı gösteriler, ben o çocukları çok destekliyorum mesela, ben çok karşıyım "globalization"a (küreselleşme). Bu gelişmiş memleketlerin üçüncü dünya memleketlerini sömürmesine mesela.
Sizin ve sizin gibi başka modacıların bu üçüncü dünya ülkelerine ilginiz tasarımlarınızda etnik motifleri, o ülkelerin renklerini stilize etmeniz, kullanmanızla başlıyor olabilir mi?
Evet, bunun da etkisi olabilir. Ama ben moda alanında da üçüncü dünya ülkelerinin her türden sömürüsüne karşıyım.
Modacılar etnik, toplumsal meselelerle çok ilgililer ama diğer taraftan birçok tekstil kuruluşu üçüncü dünya ülkelerinin ucuz işgücünü, hatta çocuk emeğini sömürüyor. Buna karşı herhangi bir eylem yapıyor musunuz?
Asya'da, Latin Amerika'da çocukları çalıştıran, ucuz emeği sömüren hiçbir fabrika ile çalışmıyorum. Benim çalıştığım fabrika mesela, bunu asla yapmıyor. Ama moda endüstrisindeki birçok önemli marka çocuk çalıştırıyor üçüncü dünya ülkelerinde.
"Defilem beklediğimden büyük ilgiyle karşılandı"
Bu yeni defileye hazırlanırken, koleksiyonunuzu tasarlarken nasıl bir süreçten geçtiniz?
"Moda sektöründen çok uzak kaldım, acaba çok mu ileri gittiler, ben çok mu geri kaldım?" diye çok zor bir üç buçuk aylık süreç geçirdim. Ama patronlarım bana güvendi, ben de onlara güvendim. Ben bu çalışmadığım sürede Broadway'de sergilenecek bir oyun için kostüm projeleri yapmıştım. Sonra o oyundan vazgeçildi. Ben de bu kostümleri kıyafete dönüştürdüm ve onları da kullandım koleksiyonumu hazırlarken. Böylece kostümler de ziyan olmamış oldu. Ama benim beklediğimden fazla ilgi topladı, ilgiyle karşılandı defilem dünya basınında. Ben de "İşte bıraktım ettim, ama unutulmadım, demek ki ismim yine moda olabiliyor" dedim. Şimdi bir dahaki sezona daha bir şevkle hazırlanacağım.
Teması neydi defilenin?
1950'lerin sonu ile 1960'ların başının Batı dünyasındaki hatları ile Tibet, Katmandu, oraların renkleri, desenleri. İkisini karıştırdım. Doğu ile Batı'yı. Öyle diyeyim.
Bu renkleri, kumaşları bulmak için dünyayı dolaşıyor musunuz?
Eskiden çok gittim Hindistan gibi yerlere. Ama artık gitmiyorum. Kitapları inceliyorum, TV'deki belgeselleri izliyorum. Eh, günün modasını da sokaklardan takip ediyorum.n Not tutar mısınız?
Tabii, eskiz defterim hep yanımda durur, gece kalkar çizim yaparım.
Tasarımlarınız, kıyafetleriniz hayalinizde nasıl oluşuyor?
Orada bir renk görüyorum, orada bir desen görüyorum, hepsini karıştırıyorum, çıkıyor. Bilemiyorum, her bir yerden bir şey geliyor.
"Haute couture giyim bu dünyaya uygun değil"
Rıfat Özbek markası bir statü göstergesi midir?
Biraz ama benim kıyafetlerim daha çok insanın alabileceği kıyafetler. Ben haute couture yapmıyorum. Hazır giyim yapıyorum.
Neden haute couture değil?
Bu dünyaya uyan bir şey olmadığı için. Dünyada 300 kadın haute couture giyiyor.
Türk tekstilinde son yıllarda bir gelişme oldu mu?
Ben aslında Türkiye'den çok az kumaş alıyorum. Ama bu son defileye hazırlanırken Selçuk Gürışık diye bir çocukla tanıştım, keçe kumaşları yapıyor. Ondan keçe kumaşları aldım.
Çokuluslu firmalar Türkiye'de de tekstil üretimi yaptırıyorlar, değil mi?
Tabii, neden yaptırmasınlar?
Fiyat düşük.
"Rıfat Özbek kadını biraz entelektüeldir"
"Benim kıyafetlerimi alanlar biraz fantezi seven, çalışan, özgür, akıllı, erkeğine bağımlı olmayan kadınlardır"
Modacıların hep bir kadınları olur. Mesela "Chanel kadını", "Versace kadını" diye. Bir "Rıfat Özbek kadını"ndan söz edebilir miyiz?
Tabii. Biraz fantezi seven, çalışan, akıllı, özgür, erkeğine bağımlı olmayan bir kadın. "Ekmek elden su gölden, parasını alsın, kıyafetini alsın" tarzında insanlar değil. Benimkiler biraz entelektüel türden kadınlar.
Daha çok Amerikan modacılarının kadınları gibi yani, "Donna Karan kadınları" gibi mesela. Öyle mi?
Hayır, Amerikan modacılarının kadınlarında fantezi yok.
"Ecstasy kullananların giyim tarzı bile moda oldu"
Fransız modası, İtalyan modası gibi bir İngiliz modasından da söz edebilir miyiz peki? Örneğin siz İngiliz modasına, bu ekole mi bağlısınız?
Benim durumum biraz daha karışık. 33 sene İngiltere'de yaşadım, orada okudum, orada birçok akımı gördüm; hippi akımı, punk akımı gibi. Ama sonra İtalya'da çalıştığım için ikisi daha rafine oldu. Ne İngiliz gibi oldum ne İtalyan gibi. Bu enteresan geliyor tabii İtalya'da, tam onların modacıları gibi olmamam yani.
Hippi, punk gibi sokakta oluşan akımların moda üzerindeki kuvvetli etkisi, modanın üretiliş tarzında bir değişime mi işaret ediyor? Eskiden moda çok daha keyfi olarak, tepeden empoze edilirken, tasarımcılar, kumaş üreticileri ve fabrikalar tarafından belirlenirken, şimdi daha çok sokağı izliyor, hatta sokaktaki gelişmelere karşılık vermek için tasarlanıyor gibi. Gerçekten öyle mi?
Evet, tabii, tamamen öyle. Mesela "rave" modası çıkmıştı, ecstasy kullananların modası bile yansıdı giyime.
Cengiz Abazoğlu iki yıl önce Deniz Akkaya'yı punk gibi giydirmişti. Oysa o yıllarda artık Batı'da punk tarzı giyim kalmamıştı sokaklarda. Bu, Türkiye'deki tasarımcıların kendi sokaklarımıza değil de, Batı sokaklarına bakmasından mı kaynaklanıyor? Türkiye sokaklarına,
Türkiye sokaklarındaki protest hareketlere bakarak bir sokak modası oluşturmak mümkün değil mi?
Punk sokaktaki mülksüz gençlerin tarzıydı. Türkiye'deki modacılar da tinercileri mi stilize etsinler? Biraz zorlanıyor Türkiye'deki modacılar tabii. Çünkü burada sokaktaki insanlar kendilerini ifade etmekte zorlanıyorlar, özgürlük yok burada. Ama artık yavaş yavaş Türkiye'deki gençlerin de sokaklarda kendilerine özgü bir giyim tarzı oluşturduğunu görüyorum.
Siz burada, Türk basınında "İngiltere'deki Türk modacı Rıfat Özbek" klişesinin öznesisiniz ama hiçbir zaman bir Türk modacı kimliğiyle çıkmadınız podyumlara değil mi? Öyle Türk desenlerini, folklorik giysileri stilize eden modacılar gibi?
Hayır, Türk motifleri de kullandım ama Hint kıyafetlerinden de, Kızılderili kıyafetlerinden de esinlendim.
"Ben, Hüseyin ve Dice Kayek yurtdışında tanınıyoruz"
Siz Türkiye'den gidip Avrupa'da başarılı olan ilk modacısınız ama sanki sonradan bir furya halinde Türk modacılar yurtdışına gitmiş de başarılı olmuşlar gibi bir şey söz konusu oldu Türk medyasında. Sizin oradan da böyle mi görünüyor?
Hayır. Ben bir Hüseyin Çağlayan'ın başarılı olduğunu düşünüyorum benim dışımda. O da Kıbrıslı zaten.
Dice Kayek peki?
Evet, onlar da başarılı oldular ve tanındılar. Diğerlerine ben "sefalet modacıları" diyorum.
İngiltere de sizi sahipleniyor, değil mi?
Tabii, çifte vatandaşlık sahibiyim. Onların okullarında okudum, onlar beni teşhis etti, onlar yardım etti.
Tanınmış müşterileriniz oldu mu?
Tabii. Madonna, Diana Ross, Janet Jackson.
Madonna nasıl bir müşteriydi?
Ne istediğini çok iyi bilen, çok konsantre bir insan. İstisnai bir kadın.
|
|


|