|
|


Senin kaç kellen var?
Linç kültürümüz, nihayet geçen hafta amacına ulaştı. Ali Aydın, Ordu'dan İstanbul'a gelerek TFF Başkanı Haluk Ulusoy ile MHK Başkanı Bülent Yavuz'u ikna ederek hakemliği bıraktı.
Ali Aydın'ın ben dahil hiç kimseyi inandıramayacağı gerekçesi de, birilerinin isteği ile değil, ailesiyle - eşi ve çocukları - konuşarak bu kararı almış olması.
Kendi gerekçesine inanadursun, ortada duran buz gibi bir gerçek var.
Fair Play ödüllü, centilmenlik timsali anlı şanlı başkanımız Özhan Canaydın'ın, Atatürk Olimpiyat Stadı'ndaki derbi maçı sonrası söyledikleri:
"Artık Ali Aydın adı ile Galatasaray kulübü asla biraraya gelmeyecektir. Ali Aydın'ın hakemliği derhal bırakmasını, düdüğünü duvara asmasını istiyoruz!"
Canaydın bunları Pazar akşamı TV'lerden canlı olarak yayınlanan programlarda söyledi. Ali Aydın'ın, Galatasaray 1 - 0 önde iken Beşiktaş'a peşpeşe verdiği penaltı kararlarını yorumlarken, Başkan'ın gösterdiği tepki biçimi yanlışları vurgulmaktan çok düdüğü astırma, hakemliği bitirme biçiminde oldu.
Türk hakemliğinin kuşkusuz en temiz örneklerinden biri olarak tanıdığım, sezonun hata ve skandal şampiyonu Ali Aydın, daha fazla dayanamadı. Pazar günü seslendirilen taleplerden sonra çarşamba günü hakemliği bıraktığını resmen ilan etti.
Yanlış strateji
Bu karar her bakımdan yanlış uygulanan bir strateji örneğidir. Türkiye Futbol Federasyonu ve Merkez Hakem Kurulu, hakemine sahip çıkamamıştır. Sorunu zaman içinde çözmek, Ali Aydın'ı sezon sonuna kadar dinlendirmek, gelecek sezona iyi bir başlangıç yaptırmak, uygun fırsatta bir de Galatasaray maçını yönettirdikten sonra - belki devre arasında - hakemliği bırakmasını programlamak gibi akıllı bir strateji uygulansaydı, sadece Ali Aydın değil, Türk hakemliği de geri kazanılabilirdi. Olmadı.
Saha içinde sağlıksız kararlar veren, sürekli hata yaptığı halde anlaşılmaz bir koruma ve kollama duygusuyla iyice şaşıran Ali Aydın, en sonunda kendi kariyeriyle ilgili kararı da tam bir teslimiyet duygusu içinde son ve en büyük yanlışı olarak vermiştir.
Bu karar, sadece Türk futbol hakemliği bozmakla,yozlaştırmakla kalmayacak...
Özhan Canaydın'ın "kelle koparan" son davranışından sonra, rekabet kültürümüze bir darbe daha indirip öteki kulüp başkanlarının da kafa koparma etkinliklerini tetikleyecektir.
Yaşayacağız, göreceğiz.
Aktif ve dinamik taraftar grupları, iflah olmaz ateşli yönetici tipleri, bundan böyle kendi başkanlarını inanılmaz beklentilerle baskı altına alacak, "Özhan Canaydın, Ali Aydın'ın kafasını kopardı... Söyle başkan senin kaç kellen var ? Sen kimi koparacaksın! Daha ne bekliyorsun!" demekten geri durmayacaklardır.
Türk futboluna rakibinin gollerini alkışlayarak fair play örnekleri kazandıran centilmen başkanın linç kültürüne katkısı daha derin ve şüphesiz daha etkili olmuştur.
Tebrikler (!) Sayın Başkan...
Hayrını görün!
Milliyet'in gecesi
Türk Sporu'nun en köklü geleneklerinden biri, Milliyet'in "Yılın Sporcusu" anketidir.
Milliyet'in uzman spor kadrosu adayları belirler, son sözü halk söyler...
Tıpkı Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet Y. Yılmaz'ın anlattığı gibi... Benim çocukluğumun da en güzel anıları arasında Milliyet okuyucularının Yılın Sporcusu seçtiği unutulmaz yıldızlar var...
İlk kestiğim kuponu hatırlıyorum... Özenle adını yazdığım aday da Avrupa Şampiyonu genç okçumuz Yücel Caykavtar'dı...
Pazartesi akşamı 50 yılın sporcuları, özel tribünümüzde yerini alırken, eksiktiler, noksandılar... Yücel'le birlikte Metin Oktay'lar, Hamit Kaplan'lar aramızdan ayrılmışlardı. Onları saygı ile andım.
Törende en büyük ödülü alan Süreyya Ayhan Kop'un Atina ile ilgili şampiyonluk mesajı çok güzeldi: "Uçmaya hazır olun!" .Tüylerim diken diken oldu, "Kızım, al o madalyayı hepimiz astronot oluruz!" demekten kendimi alamadım.
Peki ya "Yılın Spor Adamı" seçilen Bilgili'nin konuşması ?
Yersiz, zamansız, anlamsızdı... Gereksizdi...
Olmadı Başkan... Hiç de şık durmadı!
Vural'ın dramı
Fenerbahçe karşısında elde ettiği galibiyet, Yılmaz Vural'ı bir kez daha gündeme getirdi. Herkes, onun özellikle Üç Büyükler karşısında elde ettiği başarılara odaklandı.
Gerçekten Yılmaz Vural, irili - ufaklı kaç takımı çalıştırdıysa Üç Büyükler'in başını ağrıtan sonuçlar almayı becerdi.
Fenerbahçe'yi yeneceğini haftalar önce televizyon programlarında teknik ve taktik gerekçelerle açıklamıştı. Bu kadar ilgi çeken Vural'ın daha da ilginç bir dramı var. Onu da biz yazalım.
Adanaspor'dan sezon ortasında ayrılırken dostça el sıkıştılar. Bir örneği de federasyona sunulan sözleşmesine göre alacaklarını uygun zamanda (!) alacaktı. Gelin görün ki Yılmaz Hoca bu hesabın ödenmesini beklerken, çeşitli muhasebe teknikleriyle (!) eski kulübüne 12 milyar TL borçlu çıktı. Aman yaman bu nasıl olur falan diyerek itiraz etti... Türkiye Futbol Federasyonu 250 milyar TL alacağının peşindeki hocaya bir cevap yazdı: "Yapılan incelemeler sonunda 12 milyar borcunuzun olmadığı, 2 milyar TL sizin alacağınız olduğu anlaşılmıştır !"
Yılmaz Vural bunları sinir içinde gülerek anlatıyor... Rize'de de ayrı bir dramı var...
Naklen yayın anlaşmasının koşullarına göre ligde kazanılan her puan için 40 bin doları hak ediyor kulüpler... Bu hesaba göre Yılmaz Hoca, geldiği günden beri 10 maçta 7 galibiyet 3 yenilgi almış, kulübe 21 puan karşılığı 840 bin dolar para kazandırmış... Gelin görün ki Mart ve Nisan ayı maaşları kendisine henüz ödenmemiş.
Buna karşılık 420 bin Euro'ya alınıp henüz takıma giremeyen Portekizli Nene'nin alacakları tıkır tıkır ödeniyormuş... Yılmaz Vural, hesabı - kitabı bir kenara koymuş yine de... "İlk 10'a girmeliyiz" diyor, "İlk 10'a girersek benim ve takımın alacağı primlerden daha da önemlisi TFF Genel Kurulu'nda Rizespor'un üç delege bulundurma hakkı doğacak!"
İlahi Yılmaz Vural... Bırak şu delege hesaplarını... önce maaşını al!
İstanbul 2005... Olabilir mi ?
Şampiyonlar Ligi çeyrek final rövanşları, herkesin ibret alması gereken skorlarla bitti. Geçen yılın şampiyonu Milan, ilk maçı 4 - 1 kazanmıştı. Deportivo La Coruna karşısında 4 - 0'lık hezimete uğradı, teslim oldu gitti. Bir takımdan çok dünyanın en değerli futbol koleksiyonuna benzeyen Real Madrid de 4 - 2'lik maçın rövanşında Monaco'ya 3 - 1'le teslim oldu, Devler Ligi'ne veda etti.
Bu maçların içinden çıkardığım bazı dersler var.
1) Futbolda hiçbir takımın rakibini küçümseme hakkı yoktur.
2) Her takım, her takımı yenebilir. Futbolu öteki takım sporlarından ayıran en önemli özellik, bir kez daha ortaya çıktı.
3) İnanan, çalışan ve sonuna kadar savaşan, bir gün mutlaka kazanır.
4) Şampiyonlar Ligi, nihayet her yıl yarı finalde buluşan Real Madrid, Manchester United, Milan, Juventus gibi zenginler sosyetesinin gösteri alanı olmaktan çıkmaya, gerçek bir futbol arenasına dönmeye başlamıştır.
Bir başka konu da geçen yıl Del Bosque'u harcayan Real Madrid yönetiminin bu yıl Portekizli genç Quirezo'ya karşı takınacağı tavırdır.
Del Bosque hiç değilse Real'i, İspanya Şampiyonu yapmıştı... Bu yıl Valencia'nın yarışı bırakmaya pek niyeti yok. Bekleyip, göreceğiz.
Peki bu örnekler bizim takımlarımıza nasıl bir ilham vermeli ?
Gelecek yıl Şampiyonlar Ligi finali Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanacak... Bizim temsilcilerimizin mesela... 2005'de final de hazır istanbul'a gelmişken, böyle devleri devirme planı olabilir mi ?
Yanıt veremeyenler, yukarıdaki dört dersi yeniden okuyabilir.
agokce@milliyet.com.tr
SPOR

UÇMAYA HAZIR OLUN
At yarışları
Avrupa Ligleri
'Özerklik şart'
İkinci Lig Puan Durumu
Hidayet durdu
Filede bugün
Kartal harekâtı
Bedavaya gelebilir
30 milyon dolarlık beklenti
Roller değişti!
Ersun Yanal devri
Buyrun Veliefendi'ye
Şahin'den gönderme
Şenes Erzik'e büyük onur
Dönüş çilesi
Haber turu...
Senin kaç kellen var?
|
|



|