14 Nisan 2004 Çarşamba
 
 
 BİZE ULAŞIN | ARŞiV | KÜNYE | HABER İNDEKSİ |  SIK KULLANILANLARA EKLE |  AÇILIŞ SAYFASI YAP  
  ·  SON DAKİKA       
  ·  ANA SAYFA    
  ·  GÜNCEL         
  ·  SİYASET         
  ·  EKONOMİ         
  ·  YAZARLAR         
  ·  SPOR         
  ·  DÜNYA         
  ·  YAŞAM         
  ·  MAGAZİN         
  ·  SAĞLIK         
  ·  KADIN & MODA         
  ·  ASTROLOJİ         
  ·  OTOMOBİL         
  ·  ÇİZERLER         
  ·  BİLİM & TEKNİK         
  ·  TV'DE BUGÜN         
  ·  İŞ YAŞAMI         
  ·  OMBUDSMAN         
  ·  HAVA DURUMU         
  ·  CUMARTESİ         
  ·  PAZAR         
  ·  BUSINESS   
  ·  POPULER KÜLTÜR   
  ·  EGE   



   
24 saatin içinden kayıp giderken...

       
    ÖNCEKİ gün Serap'ın bir yıl önce dünyaya gelmiş oğlu yürümeye başladı; daha doğrusu zar zor da olsa, ilk üç adımını attı.
    O sıralarda eski gazetecilerden Tuğrul Aşüroğlu da, hayattan ayrılıyordu.
    1950 - 60 yıllarının hareketli bir Ankara gazetecisiydi Tuğrul Aşüroğlu. Fethi Giray, Gazanfer Kunt'la birlikte Ankara - Telgraf gazetesini kurmuşlardı. Kendince şen şakrak genç bir arkadaştı. Akşam yemeklerinde beyaz örtülü masalarda görünen, o dönemlerin ünlü siyaset kardinalleriyle de çok içli dışlı değildi; ağırlığını daha çok şiir ve yazıya koymuş akşamcılar takımıyla da; İstanbul basınının, siyasal kulislerden haber sızdırma şampiyonluğuna sıvanmış temsilcileriyle de...
    ***
    Adam başına düşen ulusal gelir biriminin, 150 - 160 dolar kadar olduğu yıllardı.
    Aynı birim İtalya'da 1000 dolardı.
    Başbakan Menderes ve çevresinin en büyük hedefi, Türkiye'de adam başına düşen ulusal geliri 400 dolara çıkarabilmekti.
    O tarihlerde Vehbi Bey'le de, Ankara Palas'ta sık sık karşılaşır, bazen baş başa öğle yemeği yerdik.
    Vehbi Bey, bana öğütler verir, özellikle evde mutfak harcamalarının ayda 3 bin lirayı geçmemesini söylerdi.
    Ben de:
    - Doğru, çok doğru, derdim.
    Oysa o tarihlerde benim aylık kazancım 200 - 250 lira kadardı.
    Büyük yaş farkına rağmen, ahbaplığımız sürer giderdi.
    ***
    Bir ömürlük hayat yolculuğunun başı sayılabilecek gençlik yıllarında, ister istemez en sonunda varılacak olan öteki kıyı, ne kadar uzak görünüyor. Ve o kıyıya yaklaştıkça, arkanızda bıraktığınız kıyı ise, ne kadar yakın görünüyor...
    Nedense gelecek hep uzak, yaşanmış olan geçmiş, hep yakın; sanki "dün" gibi...
    ***
    Önceki gün toprağa verilen Sakıp Bey'le de ne zaman tanıştığımızı tam hatırlayamıyorum. Hatırlayabildiğim 1961 yılında bir öğle üstü, okul arkadaşım Nurettin'in, Gülhane Parkı'nın ucunda ve Topkapı Sarayı'nın uzantısında, yeni açmış olduğu Konyalı Lokantası'nda uzunca bir öğle yemeği yediğimiz...
    ***
    Yemekte birkaç da general vardı.
    Bir ara Sakıp Bey ayağa kalkmış, beni şaşırtan bir çekicilikte kısa bir konuşma yapmıştı.
    Sakıp Bey'in, doğuştan bir hitabet yeteneğine sahip bulunduğunu düşünmüştüm...
    Ben içki içiyordum, kesmeye de niyetim yoktu. Generaller kalkıp gitmişlerdi. Sakıp Bey, benimle birlikte kalmıştı.
    Sakıp Bey'e:
    - Kalk git sen de, demiştim. Ben biraz daha içeceğim...
    Sakıp Bey, beni yalnız bırakmamıştı.
    ***
    Sonra birlikte çıkmıştık Gülhane Parkı'na. O sırada ne o, bir dolar milyarderi; ne ben bir "yazı" budalasıydım...
    Arada sırada birbirimizin kolunu tuta tuta, dış kapıya kadar yürüyor, sonra geri dönüyorduk.
    Bana kendi öz dünyasındaki acılarından söz ediyordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Çünkü anlattıkları, hem bir baba için çok acı, hem de çözümü olmayan bir sağlık sorunuydu.
    ***
    Uzaktan da izlediğim kadarıyla, tüm şen şakrak görünüşüne karşın, o dikenli acıyı yüreğinde hep taşıdı Sakıp Bey... Bunda, salt bir baba olmanın, şefkatle sorumluluk karışımı ateşten bir cenderesi yoktu sadece; aynı zamanda kendince yarattığı anıtsal bir gücün, o konudaki çaresizliği ve işe yaramazlığı da vardı.
    ***
    Geçip giden zaman içinde, daha başka beraberliklerimiz de oldu Sakıp Bey'le... Kendisi benden 6 yaş daha genç de olsa, bir bakıma aynı kuşağın çocuklarıydık. "Hayata layık olmayı" birbirinden çok ayrı açı ve rotalarda değerlendirmeye çalışmıştık.
    Bazen Sakıp Bey'e, durmadan değişim halindeki evrensel diyalektiği anlatmaya ve insanın da bunun dışında bulunamayacağını belirtmeye çalışırdım.
    Onun ise bu tür konulardan canı sıkılır, sıkıldığını da kibarlığıyla örtmeye çalışarak, anlamsız ukalalığımı bir an önce bitirmemi beklerdi.
    Ve şimdi Sakıp Bey de, evrensel değişimin çarkları içinde aramızdan ayrıldı...
    Belki bir gün yine buluşuruz, kimbilir?..
    ***
    Serap'ın bebeği, ilk yürüyüşün başlangıç adımlarını atmaya çalışırken, eski tanıdıklar arasından Tuğrul Aşüroğlu ile Sakıp Bey de, hayattan ayrıldılar.
    Aynı gün Selim İleri'nin yeni yayımladığı "Yarın Yapayalnız" adlı romanıyla, Metin Münir'in "Ölümden Sonraki Hayatım" adlı kitabı, bir arada geldi eve...
    Bendeniz de, yine sabah erkenden kalkıp, hemen hemen 60 yıldan bu yana olduğu gibi, bizim mahut pancar motorunu taka tuka çalıştırmaya başladım...
   
    c.altan@prizma.net.tr
   
   





Taha AKYOL
Kıbrıs, asker, siyaset

Çetin ALTAN
24 saatin içinden kayıp giderken...

Melih AŞIK
Haçlıların özürü

Fikret BİLA
Org. Özkök'ün tutumu

Hasan CEMAL
Atatürk, Selanik, İzmir...

Güneri CIVAOĞLU
Aklın sesi

Abbas GÜÇLÜ
Başbakan'ın bilim ve teknoloji aşkı

Hurşit GÜNEŞ
AB'ye tam üyelik yeni ülkelere ne getirecek?

Nail GÜRELİ
Saygısızlık ve nankörlük

Sami KOHEN
Demokrasi yolu...

Mehmet Y. YILMAZ
Kemal Derviş'in CHP dersleri

Hasan PULUR
Babası Adana'nın, o İstanbul'un ağasıydı...

Meral TAMER
Sabancı, CHP ve sosyal politikalar

Yaman TÖRÜNER
Yeni elli milyon liralık banknot

Osman ULAGAY
Başbakan'ın asıl derdi bilgi teknolojisi ise...

Güngör URAS
Tasarrufta dövizin payı yüzde 28'e düştü

M. Ali BİRAND
Verheugen harekete geçmeli