|
 |
|
|
Gidenin not defterinden...
Atlıkarınca
Hikâye her zaman gerçekten daha kalıcıdır. Bir anın hikâyesini nasıl anlatırsanız, sizde, dinleyenlerde o an öyle kalır. Yalan bile olsa anlatıldıkça hikâyeler, gerçeği bastırır. Hikâyenin sözcükleri, gerçek parçalarını bir bir süpürür ve geçmiş, hikâyesi nasıl yazıldıysa tarihe öyle kaydolur. Sizin de değiştirerek anlattığınız anlar olmadı mı? Hatta sonra gerçekten de gerçek halini unuttuğunuz?.. Olmadı mı?
Karnaval sokağı
Geleneksel bilmem ne karnavalının gelişmiş ülke konfetileri, hesapsız uçuşuyor havada. Akordeonlu bir adam eski Fransız şarkıları çalıyor. Adam akordeonun içine doğru kayboluyor sanki. Bir Doğu Avrupa ülkesinin, herhangi birinin, yıkılışı olarak yüzü, akıp sarı-gri, bozuyor şarkının neşesini...
Çocuklar, ne zaman ve nasıl öğrendilerse "yabancı" olanı, belki daha kendilerini bile bilmeden önce biliyorlar "ötekini", güvenli bir mesafeden geçiyorlar, sarı-gri adamın yeterince ötesinden. Geçip, koşup, tıkırdayıp varıyorlar atlıkarıncaya. Dönen, müzikli, küçük dünyaya... Küçük itfaiye arabaları, kraliyet koltukları, şahlanan atlar... Biletlerini alıp kırmızı, sarı, mavi, atlıkarıncaya doluşuyorlar. Dönmeye başlayınca atlıkarınca bir müzik kutusunun oyuncakları oluyorlar; proteinli çocuklar olarak sarı saçlarıyla güneşte müthiş parlıyorlar. Niyeyse adam, sarı-gri olan, niyeyse işte, bırakmıyor peşlerini. Gelip duruyor atlıkarıncanın dibinde. Öyle. Çocukları mı var uzak bir ülkede? Parlak sarı saçlar mı aldı gözünü? Peynirli ekmeğini yiyecek daha iyi bir yer mi bulamadı? Tam orada duruyor, atlıkarıncanın pembeli mavili renklerini bozuyor.
Bozguncu yabancılar
Yalnız insanların ama gerçekten yalnız ve yabancı olanların hareketleri de değişir bir süre sonra. Toplulukla birlikte hareket etmemeye başlarlar. Yüzlerinde bir şey çürümüştür, artık yüzlerini diğerleri gibi yapamazlar. Karnavalda diğerleri neşeli yüzlerini giymişken, onlar bulup buluşturup gözlerine bir ışık takamazlar. Orada burada, beklenmedik şekilde durur; ötede beride dikkat çekici bir yavaşlık ve kararsızlıkta yürürler. Adam da öyle, sarı-gri bir yabancı, aslında sadece izliyor atlıkarıncayı.
Çocuğun anı
Atlıkarınca dönerken bir dönüşte bir kez görürsünüz bir şeyi. Bakmaya devam edemezsiniz, çünkü bir devridaimin içinde gözleriniz. Bir şey dikkatinizi mi çekti? Bir daha görmek için bir sonraki dönüşü bekleyeceksiniz. Çocuklardan biri işte, diğerleri atları kamçılarken, itfaiye arabalarının kornalarını pompalarken, takılıyor bu akordeonlu adama. Dönüp dönüp bakıyor, bir sonraki tur için zor sabrediyor.
Çocuklar, yetişkinler gibi bakışlarını kaçırmayı bilmezler. Birine uzun süre bakmanın "uygunsuz" olduğunu öğrenmedikleri için henüz, istedikleri kadar bakabilirler yüzlere. Yüzlerine uygun pozisyonları vermeyi de öğrenmedikleri için, belli bir duygu yansıtmayan bir yüzle uzun uzun bakabilirler bir şeye. Çocuk işte tam öyle bakıyor adamın sarı-gri yüzüne. Atlıkarınca "müdürü" tam o sırada yavaşça uzaklaştırıyor adamı oradan. Hiçbir şey olmuyormuş gibi oluyor bu, yavaş ve yumuşak. Çocuk görüyor olup biteni ama atlıkarınca dönüyor, yeterince uzun bakıp anlayamıyor. Bir dahaki turda adamı orada bulamıyor.
Çocuklar nasıl kaydederler yaşadıklarını? Nasıl bir hikâye uyduracak bu çocuk yıllar sonra bu ana? Ya çok acı bir yerine dokunduysa? Ya bir şey öğrendiyse bu olup bitenden, öğrenmemesi gereken?
Çocuk doğurmak, müthiş tehlikeli bir şey, işte tam da bu yüzden.
ecetem@hotmail.com
|
|
|

|