|
 |
|
|
Genişleyen AB, ABD ve biz (1)
Üç basit ve, bu sütunu takip edenler için, hiçbir yeni yanı olmayan argümanla başlamak istiyorum.
Belki 'argüman' bile dememeliyim, zira özgün birer iddia olmaktan ziyade, birer çıkarsama, Washington'da gazetecilik yaparken edinilmiş birer izlenim bunlar.
Ama bir yandan da, Türkiye'de kimileri tarafından paylaşılmayan ve özellikle son dönemde, geçerlilikleri artan ölçüde sorgulanan izlenimler.
Birincisi, ABD yönetimi, Türkiye'yi Avrupalı sayıyor. Washington, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyesi olmasını gerçekten istiyor. Bush yönetimi de, kendisinden önce bu yönde çok çaba harcamış olan Clinton yönetimi gibi, Türkiye'nin AB perspektifine samimiyetle sahip çıkıyor ve bu perspektifin başarısını Amerikan çıkarlarıyla birebir uyumlu görüyor
İkincisi, ABD'ye çok yakın müttefik olmak ile AB'ye tam üye olmak, Türkiye için birbirinin alternatifi değil. Washington da, bunu böyle görmüyor. Türkiye'nin dünyaya eklemlenişi, başından itibaren 'Batılı' bir süreç olarak yaşandı; 'transatlantik' işbirliğinin kurumsal ve fikri çerçevesi, bu süreci tanımlayegeldi. AB'ye üyelik de bu 'transatlantik' çerçeveyle uyumlu bir hedef.
Üçüncüsü, Türkiye'nin Ortadoğu ve İslam coğrafyası ile olan bağlarını geliştirmesi ve bu coğrafyada daha aktif hale gelmesi, 'Batılılığımızı' ve AB'ye entegrasyon perspektifimizi sulandıracak bir adım değil. Aksine, bu yönde bir hareketin hem 'Batılılığımızın' karakterimizin damgasını taşımaması imkansız, hem de, AB gözünde 'artı' değerimizi artırma potansiyeli var. Washington'ın, 'Büyük Ortadoğu Girişimi' diye lanse ettiği, ancak fikri altyapısı Amerika'da da, Avrupa'da da uzun zamandır mevcut olan reform gündemini sahiplenmemizi istemesinin ardında, "Avrupalılık sevdasını bırakın da özünüze dönün" gibi çarpık bir mantık görenler, bence yanılıyorlar.
Avrupa'ya inanmak
Fransa Başbakanı Jean - Pierre Raffarin, AB'ye 1 Mayıs'ta katılan on ülkeden öğrencilerle buluştuğunda duygusal bir konuşma yapmış:
"Gözlerim doluyor. Ben, Avrupa'ya inanan kuşaktanım. Avrupa, nefretin kalıcı olmasını engelleyen kuvvettir. Kalplerimizi bu yeni Avrupa'ya açmalıyız."
Raffarin, bir yandan Batı Avrupa'nın küllerinden yeniden doğduğu, bir yandan da Doğu ile arasındaki duvarın yükseldiği Savaş sonrasının çocuğu. Yirmibeşler Avrupası'nın bugünkü gençleri ise, Soğuk Savaş'ı hemen hiç yaşamadılar. Berlin Duvarı yıkıldığında anaokuluna gidenler, şimdi üniversitede.
İşin ilginci, Raffarin'in Avrupası da, bugünkü üniversitelilerin Avrupası da, ABD'nin hiç eksik olmadığı bir kıta olageldi. Nazizm'i ve Stalinizm'i yenen, Batı Avrupa'yı yeniden kuran, duvarı önce yükselten sonra yıkan, Balkanlar'da yüzyılın son yüzkarasının karşısına dikilen süreçte, ABD hep etkiliydi.
Genişleyen Avrupa'ya, Eski Kıta'nın yakın tarihi ışığında bakınca, popüler söylemin aksine, ABD'nin de aslında 'Avrupa'ya inandığını,' AB projesinde 'nefretin kalıcı olmasını engelleyen bir kuvvet' gördüğünü düşünmemek imkansız.
Güncel retorik her ne kadar, "Marslı - Venüslü" benzetmeleri ile Avrupa ile Amerika'nın ortaklıklarını değil farklarını öne çıkarıyorsa da, şimdi artık Baltık'a dayanan, Balkanlar'ı daha fazla kucaklayan yeni AB'nin, aslında 'transatlantik' vizyona çok uygun bir AB olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Genişleme dalgasının doğu kanadı, ABD'ye güçlü sempati besleyen ve AB'ye katılmayı NATO'ya katılım ile birlikte isteyip benimsemiş ülkelerden oluşuyor.
Raffarin'in "Kalplerimizi açmalıyız" dediği bu yeni Avrupa, bir yandan ABD'nin AB vizyonunda çoktan yerini bulmuş, ama bir yandan da eski Avrupa'nın birleşmeyi yavaş yavaş sindireceği bir Avrupa.
Üstelik, tarihinin en büyük genişlemesini yapan AB'yi, şimdi daha zor bir karar bekliyor: Türkiye'ye tam üyelik yolunu açıp açmama kararı. Zorluk, 'Avrupalılığın tanımı' ve 'Avrupa'nın sınırları' üzerine bir kimlik tartışmasını içerdiği için katmerli.
"Türkiye, Avrupalıdır"
Benim "Karanlıklar Prensi Sendromu" adını verdiğim bir musibet var. Bush yönetimine yakın, ancak mensup olmayan Richard Perle'ün ağzından her çıkanın, Türkiye'de, Washington'ın resmi politikası gibi algılanması musibeti. Üstelik, bunun böyle olmadığını size ilk söyleyecek kişinin Perle'ün kendisi olmasına rağmen.
Türkiye'de birçok çevreden, "ABD, Türkiye'nin AB üyesi olmasını desteklemiyor" ve "Bush yönetimi, bize İsrail'in yanında Ortadoğu rolü biçiyor" benzeri yargılar işitiyorum, ve açıkçası, bu yargıları, Perle'ün sıkça dile getirdiği benzer görüşlerin ABD'ye mal edilmesine bağlıyorum.
Son olarak CHP'li Kemal Derviş, Washington'daki Abant Platformu'nda, böyle bir serzenişte bulundu. Derviş, Türkiye'nin AB perspektifine destek veren resmi Amerikan politikasının değişmediğini bildiğini, ancak "Türkiye'nin uzun vadeli çıkarlarının AB ile örtüşmeyeceğini savunan bazı neo - muhafazakar yazarların tezleri nedeniyle, Washington'ı bu konuda tereddütlü" gördüğünü söyledi.
Derviş'in izlenimi, Washington'da dikkatle not edildi. Ancak ben, Bush yönetiminin Türkiye'nin AB üyeliğini gönülsüz ya da tereddütle desteklediği kanısında değilim.
Bence, "Türkiyeli bir AB" fikri, ABD'nin inandığı Avrupa ile tam olarak örtüşüyor. ABD, Avrupa'dan eksik ve ayrı olmasına izin vermeyen yakın tarihin stratejik muhasebesi gereği, Türkiye'yi AB'de istiyor.
Esasen Derviş'in, "Dünyada bugün Türkiye'yi güçlü bir Müslüman bileşen olarak içine almış bir AB'den daha önemli proje yok" sözlerini dünyada belki de en fazla benimseyenler, ABD'nin Avrupa ve Türkiye politikalarını şekillendiren üst düzey bürokratlar.
Washington'ın bugünkü 'transatlantik' önceliği, 'Batılılık' ile İslam'ın çatışmaya mahkum iki medeniyet olmadığını kanıtlayacak bir entegrasyon. Türkiye'nin AB perspektifi, bu önceliğin ete kemiğe en fazla büründüğü proje.
Türkiye'yi iyi bilen üst düzey bir ABD yetkilisi, geçenlerde, bu projenin başarısının, AB'nin kendi kimliğine "dar" açılı bakıp bakmayacağına bağlı olduğunu belirtti ve
"Türkiye, coğrafyası ve tarihi ile, en önemlisi de Türkler, böyle olmayı tercih ettikleri için Avrupalıdır" dedi.
Öte yandan, Washington'ın, bizi hem "Avrupalı," hem "ılımlı Müslüman" diye nitelemesinde vizyon bulanıklığı görmeyenlerdenim ben.
Türkiye, nasıl tarihi, coğrafyası ve siyasi tercihi nedeniyle 'Batılı' bir ülke ise; bu kimlik, nasıl yüzyıllardır müslümanlığımızla da yoğrularak ve birbirini etkileyerek oluştu ise, AB'ye katılım tercihimiz de, müslümanlığımızla çelişmiyor. 'Batılığımız' konusunda komplekse kapılmaya da, İslam'ı benimsemiş olmaktan yüksünmeye de hacet yok. Üstelik, radikal İslam'ın hayatı zaptürapta alamadığı 'ılımlı' bir toplum olduğumuza ne kadar sevinsek az.
Mesele, ABD'nin Türkiye'de sahiplendiği bu bileşenleri, AB'nin de görüp kendinden sayabilmesinde. Avrupa, esas o zaman "nefretin kalıcı olmasını engelleyen kuvvet" olabilecek. Devamı, haftaya...
ycongar@erols.com
|
|
|

|