|
 |
|
|
Dalları bastı kiraz
KÖYCEĞİZ Gölü de arkalarda kaldı; Mustafa Kemal'in "kulübe"ye, kendine özgü Balkanlı şivesiyle "koliba" dediği rivayeti uzantısında, Ahmet'le eşi Suna'nın Köyceğiz'de açmış oldukları özgün "Koliba" lokantasında yediğimiz lezzetli alabalıklar da; bir gece yarısı göl kıyısının albenili bulvarlarından eve dönerken, karanlıklar içinde yanımıza çıkıveren, Belediye Başkanı şakacı dostumuz şair Salih Erbay da; çınar, çam, günlük ormanları içinden ve birkaç lokantanın köpüklü sular üstüne kurduğu 5 - 6 masalı tahta platolar altından gürül gürül akan Yuvarlakçay da...
* * *
Göztepe bıraktığımız gibiydi ve bu kez de, havanın güneşli olmasına karşın, Marmara sisli puslu gibiydi...
Bizim, Cumhuriyet gazetesinin ilk yazı işleri müdürlerinden, gençliğimizin kibar insanı Kemal Salih Sel'in adını taşıyan sokaktan; Bağdat Caddesi'ne doğru inerken, köşe başlarını tutmuş gezginci meyve satıcılarının tekerlekli tezgahlarında mevsimin ilk kirazını gördüm...
Küçük çubuklara sarmalanmış, incecik yeşil saplı iri iri kıpkırmızı ikiz kirazlar...
* * *
Belki 20 yıl, belki de 20 yıldan daha uzun bir süre önce; lapa lapa kar yağdığı bir kış günü, Paris'in en şıkıdım ve en pahalı banliyösü Sceaux'da Ahmet Altan'la yürürken, bir mağazanın vitrininde kıpkırmızı kirazlar görmüştük.
Lapa lapa yağan karlar altındaki bir vitrinde kıpkırmızı kirazlar...
Fiyatına miyatına bakmadan hemen girip mağazaya, yarım kilo kiraz almıştık...
Lapa lapa yağan karlar altında Ahmet Altan'la, kirazları yiye yiye yürüdük; çekirdeklerini de, uzunca bir menzille karların üstüne püskürterek...
* * *
O tarihlerde Türkiye, benim yazılarımı ya imzasız yayımlıyor, ya hiç yayımlamıyordu.
Türkiye'nin, oldum bittim bazı yazı adamlarına karşı tuhaf bir alerjisi vardı. Onların ya kitaplarını toplatırlar, ya kendilerini hapislere koyarlar, ya sürerler, ya linç etmeye kalkarlardı.
Herhalde yöneticilerin, kendi anadillerinin yazıya yansımış üslup ve anlatımlardan tat alacak kadar bir süzülmüşlükleri yoktu. Herhalde hırslı ama, biraz angutça ve kendi anadillerinin "yazı" boyutundan kopuktular.
Türkiye'nin AB üyeliğine hala daha layık görülmemesi de, büsbütün nedensiz mi?
* * *
Hükümet, çeşitli dallarda 450 milyon lira maaşla 25 bin memur almak için sınavlar açmış...
Sınavdan geçmek için başvuranların sayısı 2 milyon genç...
Ve tarih 2004 yılının nisan sonuyla, mayıs başlangıcı...
* * *
Karl Marx'ın bir sözü vardır:
- Tarihte ne olmuşsa, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur, der.
Kazara Türkiye'de de gazete tirajlarının toplamı 3 - 4 milyon olacağına, 30 - 35 milyon olsaydı; kendi enerjisini mesleğinde somutlaştıranlar da; en az Hazine'den geçinenler kadar önemli ve değerli sayılsaydı; 9 milyon nüfuslu İsveç'in 95 milyar dolar olan ihracatıyla Türkiye'ninki karşılaştırılsa ve bunun nedenleri araştırılsaydı; bu tür objektif bir gerçekçiliği önerenlere, "hain - i vatan" gözüyle bakılmasaydı...
* * *
"Yağma Hasan'ın böreği", "yağma mı var?" "yağma yok" deyimlerindeki "yağma" sözcüğü üstünde neden bu kadar yoğunlaşılmış olduğu bir kez daha incelenseydi...
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, Hürriyet gazetesinin kendisiyle yaptığı özel röportajda; "Hakimlerimiz, savcılarımız geçim sıkıntısı çekiyor. İstanbul'a tayini çıktığı için hüngür hüngür ağlayan meslektaşlarımı çok gördüm" diye mi konuşurdu?
Ve hükümetin çeşitli dallarda alacağı 25 bin memur için, 2 milyon genç mi başvururdu?
* * *
Biraz daha genç olsam, Fethi Okyar'dan günümüze kadar ölmüş başbakanların gider mezar taşlarının fotoğraflarını çekerdim...
Sonra da aynı dönemlerde gazete sahiplerinden ölmüş olanların mezar taşlarını...
Ve artık hayattan ayrılmış olan başbakanlarla, gazete sahiplerinin sağlıklarında, gazetelerin hangi manşetlerle çıkmış olduklarının fotokopilerini çekerdim...
"Milli Şef, İstanbul yönünde Ankara'dan ayrıldılar" türünden...
Kimbilir ne kadar eğlenceli olurdu?
* * *
Lenin'in "burjuvazinin tüketim düzeyini lanetlemesini" de yeniden gözden geçirirdim; viski içmenin, puro içmenin, Chopin dinlemenin lanetlenmesini...
Lanetlenecek olan "tüketim düzeyi" miydi acaba; yoksa o düzeye erişmek için yapılmış olan yolsuzluklar, soysuzluklar, demagojiler, sömürü ve ekonomik haksızlıklar mı?
Picasso, yahut Matisse, yahut Simenon da, viski içtiklerinde, Chopin dinlediklerinde lanetlenecekler ve salt ispirto içtiklerinde, yerel folklor müziği dinlediklerinde mi alkışlanacaklardı?
Marksizm bu demek miydi kuzum Tanrı aşkına?
* * *
Bir başka eğlenceli soru da; "küresel saydamlaşma"nın, Marksist dialektiğe mi; yoksa, pragmatizme mi daha uygun olduğu?
Şayet "yazı" lezzeti yaygın olsa, ne kadar kahkahalarla incelenecek, matrak ve değişik saplantı konularıydı bunlar...
* * *
Neyse, boş verin ve enseyi karartmayın...
İlk kiraz çıkmış.
Kiraz yiyeyim, kiraz yiyin, kiraz yesin, kiraz yiyelim, kiraz yiyiniz, kiraz yesinler...
c.altan@prizma.net.tr
|
|
|

|