
|
|
|
 |
|
|
Cumhuriyet tarihçiliği
'Manevi vatan' duygusunu güçlendirmek amacıyla bir kahramanlık tarihi 'icat' etmek, tüm milliyetçilikler gibi Türk milliyetçiliğinin de izlediği bir yol olmuştur
Murat Belge
Daha Birinci Dünya Savaşı öncesinde Mehmet Ali Tevfik, bir 'manevi vatan' duygusunun güçlendirilmesi amacıyla bir kahramanlık tarihinin 'icat' edilmesi gerektiğini yazıyordu. Bunu Genç Kalemler'de yayımlanan konferans metninde görüyoruz. Genç Kalemler, doğrusu, çok önemli bir yayın organı. Yayımlandığı günlerde toplumda önemli bir ünü ve prestiji olmayan, sayıca da büyük bir grup oluşturmayan bu bir avuç yazar, geleceği en derinden etkileyen dergiyi çıkarmışlar. Bu gelecek, yalnız İttihat ve Terakki dönemiyle sınırlı değil. Cumhuriyet'e geçildiğinde, üç aşağı beş yukarı aynı milliyetçi-Türkçü kesim yeni rejimin kendi milliyetçi ideolojisini inşa etmesine katkıda bulunmuş. Katkıların önemli bir kısmı, 1908-23 arasında tartışılan ve biçimlenen şeyler.
Mehmet Ali Tevfik'ten Yusuf Akçura'ya uzanan (ya da tersine) bir çizgi var mı, varsa nasıl bir çizgi, düz mü, yoksa kesik kesik mi çizmeli, bunları bilmiyorum. Ama aşağı yukarı yirmi yıl sonra, Mehmet Ali Tevfik'in Selanik'te verdiği konferansta söylediklerini, 1932'deki 'Birincin Türk Tarih Kongresi'nin son oturumlarından birinde tekrar etmiştir.
Akçura bu oturumda 1900-1903 arasında Fransa'da bir yüksekokulda okuduğunu belirttikten sonra verilen dersleri anlatıyor ve bunların Fransa'nın ulusal ve uluslararası politikalarının hedeflerinin gözetildiğini iddia ediyor. Şöyle bir 'genel doğru'ya varıyor: "Bu söylediklerimden anlaşılmıştır ki tarih, mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir."
Yani 'sanat' gibi tarih de toplum için.
Mehmet Ali Tevfik'in Arjantin ve Japon modellerinden ibret almamızı tavsiye etmesi gibi, Akçura da öncelikle Fransız modelini anlatır: Fransa'da, Mitard adında biri, tarihçi Lavisse'in bu ülkede tarih öğrenimine kazandırdığı yeniliği anlatmış. "Daha sonra Mitard, tarihin bu programlara göre tedris edilmesi Fransız gençlerinde makul bir vatanperverlik hissi uyandırmış olduğunu ve bunun Harbi Umumide Fransa'nın galebesine hizmet ettiğini söylüyor. Mösyö Mitard'ın yazdıklarından ve Mösyö Lavisse'in programından da anlıyoruz ki Fransa'nın orta ve ilk mekteplerinde okutulan tarih tamamen objektif değildir. Bir gayeyi temin için okutulmuştur. Ve nihayet bu gayenin teminine de muvaffak olunmuştur."
Yusuf Akçura belirli meziyetleri olan bir aydındı. Konuşmasında Mehmet Ali Tevfik gibi kapıp koyvermiyor, 'tamamen objektif değildir' diye, daha ılımlılaştırılmış terimlerle akıl yürütüyor. Ama söylediklerinin üslubu farklı olsa da içeriği 20 yıl önce söylenenlerden farklı değil.
Buradan devamla, Fransa en iyi tanıdığı yabancı ülke olduğu için örneği oradan verdiğini, ama anlattığı durumun yalnız Fransa'ya özgü olmadığını söylüyor: "...başka kavimler, Almanlar, İngilizler, İtalyanlar, Yunanlılar ila başka türlü mü okutuyorlar? Asla!"
Aslında bu dediğine hak vermemiz gerekiyor. Akçura'nın bunları söylediği tarihte dünyada genel durum gerçekten böyleydi. Yalnız, yukarıda 'makul bir vatanperverlik hissi' diye bir söz geçiyordu. Hangi ulusal kültürde bunun ne kadarı 'makul'dür, bunun herkese uyacak bir ölçüsü yoktur. Düşüncede 'şüphe'nin yerini bilen ve önemseyen, 'nedensellik'ten haberdar ve buna saygılı kültürlerde, bizim burada alışık olduğumuz yüksek dozda abartılı hamaset böyle kültürlerde komik dahi kaçar ve istenen sonucun tersini yaratır.
Bugün pek okunmayan bir tarihçi olan Lavisse öğretmen yetiştiren Ecole normale'in müdürüydü. Burada, Akçura'nın söylediği şekilde davranmış olabilir. Akçura, bir tek bizim böyle davranmadığımızı söylüyor. Ne yani? Biz 'nesnel tarih' mi öğretiyormuşuz, diye meraklanmayın. Bundan ötürü değil, olduğu gibi. Fransızca'dan çevirip verdiğimiz için böyle.
Akçura, bulunduğu Tarih Kongresi'nden dolayı çok mutlu. Çünkü bu gibi çalışmalarla ne zamandır özlediği tarzda ilerleme imkanı doğacak. "Biz bu eserimizde, ta menşeinden itibaren kendi kavimimizi, kendi ırkımızı mihver ittihaz ettik," diyor, Türk Tarihinin Anahatları'nı kastederek (daha önce değinmiştim). Bu 'ırkçılığın' Avrupalı Ari ırkçılığı gibi başkalarını aşağılayıcı olmayacağına da söz veriyor.
Söz konusu ortak tarih kitabı içni söylediği şu sözlere de bir bakalım: "Cihana nazarımız, bundan böyle, Avrupa gözlüğüyle olacak değildir. Gözlükleri kırarak çıplak gözümüzle hakikati ve menfaatimizi görmeye çalışıyoruz. Cemiyetimiz tarafından yazılan kitaplarda teferruata ait hatalar olabilir; fakat kitapların istihdaf ettiği gaye ve o gayeye bizi götüren ana hattı doğrudur."
Yerinde bir özeleştiri: Sümerler'in, Grekler'in, Romalılar'ın ya da Konfüçyüs gibi bireylerin Türk olması gibi bazı 'teferruat' hataları var, gerçekten. Ama maksat halis olduktan sonra, bunları büyütmeye değmez.
Akçura'nınki Kongre'nin son ciddi tebliğidir. Bundan sonra protokolde olan birileri resmi bitiriş konuşmalarını yaparlar. Bunların sonuncusu da Maarif Vekili Esat Beyefendi'dir. Konumuna uygun şekilde şunları söyler: "Biz muallimler ve mürebbiler, diğer herhangi bir vatandaştan farklı olarak bu tarihi hakikatleri yalnız öğrenmek ve bilmek değil ellerimize teslim edilmiş olan memleket çocuklarına, memleket gençliğine ve hatta bütün vatandaşlara öğretmek ve milli ve medeni vasıflarımızı, kabiliyetlerimizi kendilerinde milli mefküre, milli şuur halinde yaşatmak ve yükseltmek gibi mukaddes bir vazifeyi ve mesuliyeti omuzlarında taşıyan kimseleriz."
Bakan, 'ellerine teslim edilmiş olan memleket çocuklarına' ne yapacaklarının bilinci ve sorumluluğuyla dolu, elbette. Bunu da anlatıyor: "Tarih tedrisinde birinci vazifemiz milli tezin mahfuziyetidir. Milli tezimizi çürütecek mevzulardan uzak kalmak her birimiz için, muallim için, talebe için milli ve vatani bir mükellefiyettir."
O zamandan beri de böylece devam ediyor.
(Alıntıların hepsi Birinci Türk Tarih Kongresi: Konferanslar, Münakaşalar adlı, basım tarihi verilmemiş kitaptan.)
|
|
|

|
|