Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 14 Mayıs 2004 / Cuma  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Popüler Kültür      Cumartesi      Pazar      Ege  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Tarihe 1000 Canlı Tanık
İnsan yaşadığı yere benzer

"Fabrikalarında çalıştım, hapishanelerinde yattım memleketimin... Memleketimi sevdim, insanlarını sevdim ama beni çok yıprattılar, hâlâ da seviyorum memleketimi. Hırsızı sevmem, uğursuzu sevmem. Alın teriyle, namusuyla çalışan insanları ve ağaçları severim"

İçimizden Biri / Ahmet Gayretli (62)

Kendisi gibi işçi bir babanın ilk çocuğu olarak 1926 yılında Kayseri'de doğar. 1938 yılında İstiklal İlkokulu'ndan mezun olur. Ortaokul eğitiminin ardından sanat okuluna devam eder. Resme olan yeteneği Eskişehir Tayyare Fabrikası'nda teknik ressam olarak çalışmasına neden olur. Halkevlerinde başlayan siyasallaşma süreci, askerliğini yaptığı Tayyare Fabrikası'nda tutuklanmasıyla ivme kazanır. Ankara'da işçi olarak çalışmaya başladığı dönemde gözaltına alınır. 1951 yılında TKP operasyonunda tutuklanıp Harbiye Askeri Cezaevi'ne gönderilen onlarca insandan biridir artık. Son bir yılı Adana Cezaevi'nde olmak üzere dört-beş yılını demir parmaklıklar arkasında geçirir. Cezaevi dönemini Malatya'da yaşanan sürgün yılları izler. Sürgünden dönüşünde 33 yaşındayken evlenir. Üç çocuğu olur bu evlilikten. Ne var ki "komünist" damgası, düzenli bir işe girmesine engeldir. Tabelacılık ve cezaevinde geliştirdiği fotoğraflardan resim yapma becerisi ile kazanır hayatını. Edebiyata ve okumaya meraklı olan Gayretli' nin Kaynak ve Yedigün dergilerinde yayımlanmış şiirleri var. Halen Kayseri'de eşi, oğlu ve geliniyle birlikte yaşıyor. "Resimler: cezaevleri / Resimler: özlem / Resimler: eskiden beri / Ve bir kaşın yukarı kalkık / Sevmen acele / Dostluğun çabuk..." (*) dizelerinde şair Edip Cansever tarafından ölümsüzleştirilen Ahmet Gayretli ile Kayseri'deki evinde görüştük.

Çocukluğum Kayseri'de geçti. Biraz sıkıntılı yıllardı. Babam işsizdi. Bu yıllar sıtma yıllarımdır. Doktora gidilmezdi, daha çok kullandığımız kocakarı ilaçlarıydı. Tavşan pisliği toplanır, sidik içirilir, dalak kesilirdi. Muska ve ip bağlanırdı sıtmaya karşı. Bal sürüyorlardı şuraya, bıçakla sonra sıyırıyordu hoca okuya okuya. Ona 'dalak kesmek' denirdi. Daha çok muska yazılırdı... Doğa ve toprağa bağlıydı yaşam. Kadere, alın yazısına bağlıydı her şey. Baskılarla büyüdük. Dini baskılar, ahlaki baskılar, devlet otoritesi şunlar, bunlar... Bu korkular içinde yoğrulduk geldik. Annem her Anadolu kadını gibiydi, okumuş yazmışlığı yoktu. Zaten bizim dönemimizde okuryazar çok azdı. Askerden bir mektup gelir, okuyacak adam ararlardı, ev ev gezip. Sonra çocukluk dönemimde Kayseri'de otomobil filan da yoktu... Bir tek Amerikan Koleji'nin arabası vardı, o yola çıktığı zaman mahalleye haber gelirdi 'Atsız araba gelmiş' diye; hadi hurra, arkasından yamalı entariler koşardık... Kayseri'nin doğru dürüst ekim toprağı yoktur. Kayserililer onun için hep dışarı giderlerdi. Sonradan Sümer Bez Fabrikası yapılırken, babam orda iş buldu, yaşantımız biraz daha düzeldi... Babamın siyasi düşünceleri yoktu. Hangisi ona iş verdiyse onu tutardı." Gençlik yıllarında halkevleri ile tanışan Ahmet Gayretli, halkevi temsil kolu başkanlığı yapar. "Dağcılık, köycülük kolları, saz kolu da vardı. Vedat Nedim Tör'ün 'İmralı'nın İnsanları' diye bir piyesini sahneye koyduk. Sol bir eserdi." O günlerde Kayseri Emniyet Müdürlüğü'nün hakkında hazırladığı rapor siciline işlenir. Ortaokuldan mezun olur ve sanat okulunun teknik resim bölümüne devam eder. Ardından Eskişehir Tayyare Fabrikası'na girer. "İlk üç ay eğitimden sonra fabrikaya alıyorlar, işte orda hem mesleğini hem de askerliğini yapıyorsun, çalışıyorsun. Almanlar tarafından kurulmuş Tayyare Fabrikası. Almanlar İkinci Cihan Harbi'nde kullandılar o tayyareleri. Büyük bir fabrikaydı, 3 bin kişiye yakın insan çalışıyordu. Bu dönemde iktisadi durumumuz biraz daha düzeldi."

Eğlenini "Ey Lenin" anladılar
Tayyare Fabrikası'nda çalışırken komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile mahkemeye sevk edilir. "Bir gün, bir arkadaşla gelirken işte, karşı ufuk kızarıyor, 'ne güzel bir renk' demişim. Bir de bu 'gülün çocuklar, eğlenin' demişim. 'Ey Lenin' dediler sonra. Bunun gibi şeyler yüzünden mahkum oldum. Ben (Vladimir İliç) Lenin'in kim olduğunu bilmiyordum. Hapishanelerde öğrendim ben gerçeği. Orda 11-12 ay yattım, dokuz ay ceza yedim, çıktım. Biraz askerliğim kalmıştı, onu sonra tamamladım." Askerlik dönüşü memleketine, Kayseri'ye döner. "İşim gücüm yok, iş de vermiyorlar, aforoz edilmiş gibisin. Halk arasında 'komünist' deyince umacı gibi görüyorlar: Korkunç, gözü kanlı, tırnakları uzun, acayip biri... Bir sandık ardiyesi tuttum, orda tabela yazıyorum. Türkü söylerim çalışırken ara sıra, gelir, şöyle uzaktan bakarmış etraftakiler. 'Bu nasıl komünist be, türküsü bizim türkümüz' diyorlarmış. Mesela bana soruyor biri: 'Komünist misin?' 'Valla olamadım ki, haggadan da bir komünist çok özverili olmalı, bir defa bilgili olmalı, insanı sevmeli, bir komünist bölüşmesini bilmeli' derdim. Bir defa mimlenmişim. Ondan sonra Ankara'da bir lastik fabrikasında iş buldum ve kalıp atölyesinde ustabaşılık yaptım. Ankara'da partiye yani yeni bir teşkilata girişim var. İkinci yakalanışım partiye iştirakten oldu. İşte Ankara'da yakalandıktan sonra, İstanbul'a gönderildik. Büyük bir tevkifattı o, Türkiye'deki en büyük sosyalist harekete karşı yapıldı." 1951'de, o tarihlerde gizli faaliyet gösteren Türkiye Komünist Partisi (TKP), tarihinin en kapsamlı tutuklamalarından birini yaşar. ABD'de ve Türkiye'de tırmanan antikomünist kampanyanın bir sonucu olarak 21 Ekim 1951'de başlayan operasyonlar iki yıl sürer. Ankara, İstanbul ve İzmir illerinde TKP üyesi oldukları gerekçesi ile tutuklananların pek çoğu iki yıl süren mahkeme sürecinin sonunda hüküm giyer. Öte yandan operasyonun sonucunda TKP' nin faaliyetlerinde uzun süreli duraksama yaşanır. İşte o günlerde Ahmet Gayretli de tutuklanır. "İstanbul'da Sansaryan Hanı diye eski polis müdüriyetine gittik önce. Orası ta Osmanlı zamanından kalma bir polis müdüriyetidir. Çok şerefsiz bir yer orası. İlk üç ay hücrede kaldım. Tabutlukta da kaldım, zaten bir gün tabutlukta kaldın mı ayakların tutuluyor. Polis ekibi de çok korkunçtu. Fazla konuşamazsın, sesli konuşamazsın, kızarlar. Param da yok, yemek de yok, yalnızca dört parça ekmek verirlerdi. Zamanında bir adam attılardı pencereden. Kendi kendini attı dediler, zabıt tuttular. Geceleri bütün o Sansaryan Hanı'ndaki motorlar çalışıyor, radyolar açılıyor alabildiğine bar bar bağırıyorlardı, dayak atarlardı geceleri. Allah, peygamber sesleri kulaklara gelir, insanın asabını bozardı. Korkunç günler yaşadık. Üç aydan sonra gönderdiler Harbiye'ye (askeri cezaevi). Harbiye'de üç sene kadar kaldım. 6-7 Eylül hadisesi çıktı, sene '55'te filan, büyük taşkınlıklar oldu. O günlerde topladıkları çapulcuları da getirdiler Harbiye'ye." Üç yılın sonunda Adana cezaevine sevk edilir: "Hiç unutmam bizi Adana cezaevine götürüyorlar. Bir akşamüstü, Fatih'te bir jandarma karakolu var, oraya getirdiler önce bizi. Yüzbaşı çıktı otobüsün merdivenine, seslendi, talimat verdi, zincirlediler bizi. Sallana sallana bir gecede Koçhisar'a geldik. İkide bir de direksiyon kaçırıyordu şoför. Benzinliğe çektik, adam uykuya yattı, biz de ordayız. O yüzbaşı 'Sakın zinciri oynatmayacak, açmayacaksınız' dedi ya varıncaya kadar açmadılar zincirleri. Zincirler oturdu, ellerimiz şişti, kan bile çıktı bileklerden. Orda bizi su dökmeye çıkardılar, bir adam uyur, birimiz çişe oturur, yani abdest edecek, eller kelepçeli, o kalkıyor, öbürü oturuyor, böyle bir gece geçirdik. Neyse işte, adam uyandı, yola çıktık. Gece yarısı, Hasan Dağı'na dikilmiş ay, Ruhi'ye de ilham geliyor, o zaman söylüyor işte böyle: 'Hasan Dağı, Hasan Dağı, eğil, eğil, bir bak, sıkıyor zincir bileği, jandarmada iman yok, hiç insaf yok. Bir ay doğdu, ışıdı yarama değdi, kelepçe derimi soydu, Hasan Dağı derdimiz çok...' 39 saatte indik. Herkes perişan. Hapishanenin avlusuna indirdiler, çömeldik böyle... Bir süre sonra isyan çıktı hapishanede. Öyle bir korkunç oluyor yani eğer kitle bir şeye kızarsa yapamayacağı yok. Biz de isyanı destekledik. 30 tane dilekçeyi parlamentoya gönderdik... Hapishane müdürü bir kulüp kurdu, benden de kulüp için amblem yapmamı istedi. Tuttum şöyle iki tane el yaptım da, ortasında bir top, şuralarında kelepçe sallanıyor... Hapishanede bizi sevdiler, saydılar. Bazılarının dilekçelerini, konuşmalarını yazardık. Herkes bildiğini bir öğretmen gibi birbirine aktarırdı. Orda yetiştik. Vedat Türkali ve pek çok arkadaş vardı."

Güzel günler gelecek
"Malatya'ya sürgüne gittim daha sonra, 20 ay kaldım orada. Param yok, kimse para göndermedi. Malatya'daki insanlarla kaynaştım. O zaman örgütlü mörgütlü bir şeyim yoktu. Yalnız kitaplarım vardı. Kitap verir, kitap okuturdum, böylece bir çevre edindim." İki yıl sonra Kayseri'ye döner. Evlenmeye karar vermiştir: "Şehirden kız vermediler. Sosyalist insana karşı büyük tepki vardı. Akrabalarım şimdiki ailemi buldular. Eşimin babası (ileri) görüşlü bir adamdı. O da (içerde) yatmış. Bilmiş beni, 'O da iyi bir dünya istiyor, ben de istiyorum' demiş. Aldım ailemi, öyle iyi de anlaştık ki buraya kadar geldik. Çevrem genişledi, insanlar benden kaçmaz oldu, beni anladılar. Çoluk çocuğa karıştım. Başlangıçta tabela yazardım. Sonra sanayiden bir dükkan tuttum. Karnımız doymaya başladı." Son sözlerini 42 senesini verdiği siyasi yaşamının genel bir değerlendirmesine ayırıyor: "Siyasi düşüncelerim hiç kaybolmadı. Bir örgüte bağlı çalışmadım. Pek çok sosyalist tanıdım.Yalnız entelektüel çevre çabuk bozuluyor bunu gördüm. Emekçi az bilir ama sağlam inanır. Okumuş çevre bozuldu çünkü menfaatlerini tepemediler. İşçi sınıfının hiçbir şeysi yoktur, zincirinden başka. Siz daha gençsiniz, ben gelmişim 78 yaşına, ben görmiycem ama güzel günler gelecek, onu göreceksiniz. İnsanlığın başka türlü yaşamasına imkan yok çünkü. Artık o dönüşme zamanı gelmiştir."

Mendilimde kan sesleri (*)


* * *

Ah güzel Ahmet Abim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

* * *

Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına
Öylesine benzer ki

* * *

Anısı ıssızlıktır/Acısı bilincidir

* * *

Gülemiyorsun ya, gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskiden beri
Ve bir kaşın yukarı kalkık Sevmen acele
Dostluğun çabuk

* * *

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar Mendilimdeki kan sesleri.
(Edip Cansever'in "Kirli Ağustos" adlı kitabından bir bölümünü seçtiğimiz şiir, şair ve Ahmet Gayretli'nin birlikte geçirdikleri bir İstanbul gecesinden sonra kaleme alınmıştır.)

Gelecek hafta: Ohannes Devletyan Aşkale ve Varlık Vergisi'ni anlatıyor.

PAZAR
"Süleyman Çakır gibi birini onaylamam mümkün değil"
Milliyet kulvarında tektir
Yunusları vuracaklar (mı?)
Yıldız yağmuruna az kaldı
Monopoly şampiyonasında bizi kim temsil edecek?
Reklam parası yoktu, bedava krem dağıttı
"Sibel Can diyetiyle Hülya Avşar'ı zayıflatamazsınız"
Anneyle bebeği yakınlaştıran masaj
Tekel atağa kalkıyor
"Evde yemek yapmayı sevmiyorum, dışarıda yiyorum"
"Vitamin eksikliği zararlı, fazlalığı ise bir sorun"
Ahırkapı'da Hıdrellez şenliği
Bu yaz İngilizce öğrenin
10 bin metrekarelik bahçe
İnsan yaşadığı yere benzer
Enginarlı kebap ve dans
İmaja hücum!
Nehir kıyısında kahvaltı
Birileri onu gözetliyordu
Cadde-i Kebir: Dünü ve bugünü
Şeyimi şey ettiğimin şeyinde kadın olmak
"Yiğit"lerin sayısı artıyor





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
Mine Kırıkkanat
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
© 2004 Milliyet