|
 |
|
|
'ABD Osmanlı'ya rahmet okuttu'
Lübnan'da bir Filistinli, "Bize okulda Osmanlı'dan nefreti öğrettiler" deyip ekliyor: "Şimdi Amerika, Osmanlı'ya rahmet okutuyor. Daha da beter olacak"
Küllerinden doğan şehir BEYRUT Can Dündar Yazıyor / 3
Beş gün süren ve Beyrut'ta başlayıp Amman'da biten Şark gezimizin bilançosu şu: Arapların Türkiye'ye bakış açısı değişiyor. Bunun iki nedeni var: AKP'nin iktidara gelmesi ve Türkiye'nin Irak'a girmemesi...
İkisi de Türkiye'de değişimin alameti olarak yorumlanıyor.
Beyrut'ta her gün 3-4 görüşme yapıp Hıristiyan ve Müslüman dincilerle, solcularla, yazarlarla, akademisyenlerle görüştük. Bu görüşmelerden çıkan tablo şöyle özetlenebilir:
1. Türkiye Irak savaşına girmeyerek büyük itibar kazandı.
2. AB üyeliğine itiraz yok, hatta iyi olacağı, bu yolla Ortadoğu'yla Batı arasında köprü kuracağı bile düşünülüyor.
3. Velakin yüzünü Avrupa'ya dönerken bölgeye sırtını dönmemeli.
4. ABD'den, hele İsrail'den uzak durmalı. Türk-İsrail işbirliği Arap dünyasında büyük öfke yaratıyor.
Beyrut'ta yayımlanan Es Safir gazetesinin sahibi Talal Selman, eleştirel konuşmasına "Doğu'da bir numaralı devlettiniz. Batı'da son numara olmayı seçtiniz" diye başlıyor:
"Bu sizi ilgilendirir. Ama İsrail, Türkiye'nin Batı'yla ilişkilerinde mecburi bir geçit olmamalı."
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nden bir akademisyen ise "Batı'ya dahil olmak için İslamdan koptunuz, ama Batı'nın bir parçası olamadınız. Oysa Türkiye hâlâ İslam dünyasının lideri olabilir. Bu, dünyaya demokrasiyi öğretebilir. O zaman Batı'daki konumunu da sağlamlaştırır" diyor.
Irak sonrası Arap dünyasında Amerikan ve İsrail düşmanlığı doruğa çıkmış durumda... Amerikancı yönetimlerle, sokaktaki ahali arasındaki uçurumun derinleştiği gözleniyor. Amman'daki İslami Hareket Partisi yöneticileri monarşiye laf etmeden, "Halkın yüzde 95'i Amerika'ya nefret beslerken, Amerikan yanlısı bir rejimin işbaşında olması fanatizmi besliyor" diyor.
Yaklaşan fırtınayı sezebilmek için, bir gazete bayii önünde durup, Amerikan askerlerince ırzına geçilen Arap kızının fotoğrafını Araplarla birlikte incelemek yeter...
Lübnan'da yaşayan bir Filistinli, "Bize okulda Osmanlı'dan nefreti öğrettiler" deyip ekliyor: "Şimdi Amerika, Osmanlı'ya rahmet okutuyor. Sonu daha da beter olacak."
Sonuç şu:
Türkiye Batı'dan vazgeçmeden, Doğu'yla buluşabilir.
Türk filmleri Arap TV'lerinde gösterilebilir; Arap şairleri Türkçe basılabilir, Arap gençler İstanbul üniversitelerinde okuyabilir, Türk haber ajansları Ortadoğu'da temsilcilikler açabilir.
Türkiye'nin Doğu'daki itibarı Batı'da elini güçlendirebilir.
Coğrafi olarak da Doğu'ya iyice açıldığımızda, Batı'ya daha fazla yaklaşmaz mıyız?
Doğu Konferansı
Hani her yolculuk aynı zamanda insanın kendi iç yolculuğudur ya...
Her yol sonunda kendini bulmaya çıkar ya...
Başkalarını keşfetmek için çıktığımız Şark yolculuğunun sonunda biz de biraz kendimizi, birbirimizi keşfettik.
"Doğu Konferansı" için Şark aydınlarıyla tanışmak üzere yola koyulmuştuk: Bir otobüsün içinde 30 insan: Siyasetçi, yazar, gazeteci, akademisyen, aydın...
Okul kapısından kovulmuş bir başörtülü, bir dönem Türkeş'in yanında olmuş bir idealist, ahalisi dünyaya savrulmuş bir Ermeni, hapis yatmış, işkence görmüş bir solcu, hapiste işkence görenlerin tedavisinde çalışmış bir İslamcı, bir Humeynici, birkaç eski Maocu, Dev-Yolcu, bir otobüsün içinde buluştuk; hiç olmadığı kadar samimi, dolaysız, önyargısız, içten konuştuk.
Şarkı söyleyerek gezdik Şark'ı...
Arak içip hüzünlenerek içimizdeki Şark'la raks ettik.
Bazen siyasete kadın kotası tartışıldı yolda; bazen ölüm oruçları, başörtüsü meselesi, İslam ve demokrasi...
Gündelik tartışmaların can acıtan, efelenen, yargılayan dozu yoktu yol boyu... Herkes ortak paydalara daha tutkundu sanki...
Firuz'u, Ümmü Gülsüm'ü dinledik. Mahmut Derviş'i, Firuğ Ferruhzad'ı, Halil Cibran'ı, Amin Maalouf'u okuduk. Nâzım Hikmet'i, Yaşar Kemal'i, Orhan Pamuk'u bilen aydınlarla, bizi bizden iyi izleyen düşünürlerle, din bilginleriyle, benzer dertlerden mustarip siyasetçilerle buluştuk. 400 yıllık ortak tarih, bazen "Benim babamın adı Türki" diyen bir bilim adamıyla çıktı karşımıza, bazen McDonalds'ta çalışan Bursalı bir Ermeni "Huri" ile...
Şark'a giden bir otobüste, farklı tellerden çalan bir grup insan, inanca dayalı olmayan yeni bir ortaklığın, bir yeni toplumsal sözleşmenin izini sürdük.
Tıpkı gezdiğimiz Lübnan gibi...
VELİD CANBOLAT
Sosyalizm yerine İslam!
Lübnan deyince ilk akla gelen isimdi bir dönem Velid Canbolat...
Lübnan'da yaşayan 225 bin Dürzi'nin lideri... İlerici Sosyalist Parti'nin genel başkanı...
Bizimle görüşmeye, altta kot pantolon, üste safari ceketle ve korumasız geliyor. Bıyıkları ağarmış; biraz yaşlanmış görünüyor. Ortadoğu'da Arap milliyetçiliğinin ve Baas rüzgârlarının estiği dönemde solculuk gözdeydi. Duvar çöküp de solcular İsrail'in işgaline direnemeyince boşluğu İslami hareketler doldurdu.
Bugün Canbolat bile Hizbullah'ı övüyor. "İşgal altındaki toprakların kurtuluşu için iki yol var: Silah ya da barış. Biz Atatürk'ün yaptığı gibi bu savaşı önce silahla kazanıp sonra barış masasında topraklarımızı alacağız. Tarih, ancak böyle yazılıyor. O yüzden bugün Hizbullah'ın yanındayım. Filistin halkını topraklarından süren, duvar ören, işkence yapan, öldüren Amerika, İsrail gibi terör devletlerinin karşısına gülle mi çıkacağız? Tabii ki şiddete karşı şiddet uygulayacağız."
Bölgenin geleceği konusunda iyimser Canbolat; İsrail'le savaşta İslamcıların, laiklerin, sosyalistlerin birliğini, çoğulculuğu savunuyor. Irak'ta silahlı direnişin örgütsel bir yapıya dönüşeceğini tahmin ediyor. "Asıl sorunumuz diktatörlüklerden kurtulup sivil toplumu geliştirebilmek" diyor. Bunun ABD'den ithal demokrasiyle olamayacağını söylüyor. Siyasi tutukluların salınmasını, olağanüstü hal kanunlarının kaldırılmasını savunuyor.
Türkiye'ye gelince...
"Irak operasyonuna katılmamanız çok önemliydi" diyor ve ekliyor: "Irak'ın geleceği için en önemli üç ülkeden birisiniz."
BİTTİ
|
|
|

|