|
 |
|
|
"Yaratıklar" şimdi ABD'de
Ömer Uluç son sergisini, dünyada "yeninin" en fazla görücüye çıktığı yer olan New York'ta açtı. Ressam sergisinin adını Yadigar, Kalıntı, Gömüt olarak Türkçeleştiriyor
WASHINGTON
Van Gogh psikanaliz görseydi ne olurdu?
Soruyu soran Ömer Uluç, cevabı da kahkahayla yapıştırıyor: "Monet."
Bizi, aynı yıllarda apayrı dünyalar yaratmış iki ressamın ruh halleri arasında birkaç saniyelik bir zihinsel yolculuğa çıkaran bu şakada, Yıldızlı Gece'nin Su Zambakları'na zaferi gizli. 19'uncu yüzyılın son çeyreğinde izlenimciliği aşıp dışavurumculuğu haberleyen Hollandalı deli deha, izlenimci, sakin Fransız dehaya fark atıyor. Bizim 21'inci yüzyılda kürek çeken yüreklerimiz, Van Gogh'un psikanaliz görmediğine şükrediyor sessizce.
Araba kahkahadan kırılırken, Uluç'un bizi 150 yıl öncesine taşıyan şakasıyla başka yolculuklara da çıkıyorum ben. Nasıl çıkmam?
Ömer Uluç'u, beni ve Uluç'un eşi gazeteci-yazar Vivet Kanetti'yi arabasının arkasına buyur edip kendisi şoförün yanına kaykılan ince uzun, yanık tenli adamın, kim bilir ne dönemeçler içeren, benim ise, Ömer ve Vivet sayesinde, bir ucundan azıcık tutabildiğim hikayesi başlı başına bir devrialem.
İngilizceyi Fransız aksanı ve gülen gözlerle konuşan bu adam, Sandro Rumney. 20'nci yüzyılın ilk yarısında, Avrupa ve Amerika'da avangard sanatın en büyük koleksiyoncularından olmuş, adı da arkadaşlıkları ve aşkları gibi bugün artık bir efsane sayılan Peggy Guggenheim'ın torunu. Vivet, "Venedik'te sarayda doğmuş" diye anlatıyor Sandro'yu. "Saray" dediği, Guggenheim efsanesine biraz aşina herkesin bildiği, Venedik'teki Büyük Kanal'da kurulu o muhteşem müze-ev: Palazzo Venier dei Leoni. Sandro'nun annesi, Peggy Guggenheim'ın 1967'de intihar eden ressam kızı Pegeen, babası İngiliz ressam Ralph Rumney.
Bugün New York, Bilbao, Berlin ve Las Vegas'taki her biri diğerinden muhteşem Guggenheim müzeleri, aynı adı taşıyan vakfın yönetiminde, 20'nci yüzyıl sanatının baş yuvaları arasında.
Sandro ise, "yeni" ile mayalanmış aile hamurunun hakkını veren bir hayat yaşıyor. Paris ve New York'ta, temsil ettikleri arasında 21'inci yüzyıla en önde giren sanatçıların bulunduğu birer galerisi ile, değişime endeksli seceresinin gereğini yapıyor.
İşte, Ömer Uluç'un Van Gogh şakasıyla başlayan yolculuğun asıl çıkış iskelesi de, Sandro Rumney'nin Chelsea'deki, adı anneannesinden miras Art of this Century galerisi. Louise Bourgeois'dan Chuck Close'a, Helen Frankenthaler'den Anish Kapoor'a, Jeff Koons'dan Robert Rauschenberg'e bir dizi devi de sergilemiş olan bu galeri, 7 Mayıs'tan 4 Temmuz'a Ömer Uluç'un!
Yadigar, Kalıntı, Gömüt. Uluç böyle Türkçeleştiriyor sergisinin adını. Bize kalan, bizde kalan, bizden kalacak şeyler...
Bir yandan, Uluç'un son yıllarda, birbirine adeta ekleye ekleye bambaşka bir alem kurduğu yaratılarını ve yaratıklarını tanıyanlarınızı, onun, örneğin 2003 sonbaharında İstanbul'da açtığı İyi, Kötü ve Aşık Gözler sergisinden haberli olanlarınızı şaşırtmayacak bir çizgi. Ama Uluç, bir yandan da kendisini yeniliyor bu sergiyle; yepyeni bir medyumu (ortamı, malzemeyi) tüm dünyada "yeninin" en fazla ve ilk görücüye çıktığı yer olan New York'ta görücüye çıkarıyor.
Bu medyum, pencere camı. Daha doğrusu, hani eski apartmanlarda üst kısmı cam olan oda kapılarının, ışığı kendi içinde tutup bırakan, petek desem petek değil, pıtır pıtır bir motifi vardır ya, işte o motifi taşıyan camların polyestere dökülmüş kalıpları. Bu engebeli ama girintisiz yüzeyin yanı sıra arada bir tane de,
bana o eski kapıların, girintilerinde yağlıboya ve
ille de kir ve hayal tutan işlemeli camlarını hatırlatan daha cilveli bir motif.
Kendi içinde bir hikayesi, bir ritmi olan, Uluç'un deyimiyle, "insanı tuval gibi serbest kılmayıp resme hükmeden" yüzeyler bunlar. "Her üslup böyle bir pattern ile çalışamaz" diyor Uluç, "uzlaşmacı bir arayış gerekli."
O uzlaşıdan yola çıkıyor Uluç ve o camlardan bakılmışlığın hikayesini anlatıyor. Uluç'un kâh ateşe, kâh geceye boyayarak kırmızılarla siyahlarla yeniden yarattığı camlarda lekeler var, siluetler var ve gözlerinizi arayan gözler var. Bir yandan da,
galerinin orta yerindeki Ömer Uluç yaratıklarını
süzen gözler bunlar.
Dökme polyester halattan köpekler, polyester borulardan yengeçler, Sumo güreşçileri ve ilhamını New York sokaklarında rastlanmış bir çiftten almış mazohist partnerini tasmalı, köpeğini ise serbest gezdiren bir sadist adam.
Akşam güneşi galerinin açık penceresinden süzülüp yaratıkları şenlendirirken, Uluç'un pencere camlarında da ayrı bir ışık-gölge dansı başlatıyor. Serginin küratörü, Amerikalı sanat eleştirmeni Robert Morgan bile şaşırıyor bu dansa: "Güneşin bu resimlerdeki etkisini daha yeni keşfediyorum, harika."
Uluç'un farklılığı da burada asıl. Keşifleri mümkün kılmasında. Guggenheim'ın torununun galerisini "pencere camlarına" açtıran şey, Van Gogh-Monet esprisinin özünden farklı değil. Yaşadığımız aralığın ufkunu genişleten yeniliklere uzanabilmekte iş.
Yazara e-mail
|
|
|

|