|
 |
|
|
Atıp tutmanın göbek taşında, trompet solo...
POLİTİK nutuk ve demeçlerden, divan edebiyatına ve hamasi şiirlere; gazete polemiklerinden, ev içi konuşmalarına; resmi tarih derslerinden, meyhane sohbetlerine kadar, çeşitli alanlarda örümcek ağları gibi örgülenen toplumsal bir söylem çardağının ortak yörüngesi, sürekli bir "övünme" olduğunda...
Ne kadar tersi iddia edilse de; bu iddialar, Üçüncü Dünyalı olmanın göbek taşında trompet çalmaya benzer...
Trompet solo ne kadar çağdaş gibi görünse de; üstünde bağdaş kurulan yer, Üçüncü Dünyalı olmanın göbek taşıdır.
***
Bir övünme, bir övünme... Geçmişiyle övünme, kendisiyle övünme, çocuklarıyla övünme...
Bizim ailede övünme rekoru, deniz yarbaylığından emekli, Kuleli Lisesi'nde de tarih hocalığı yapan, Çamlıca'daki büyük eniştemiz rahmetli Muhittin Atayiğit'e aitti.
Bendeniz 5 yaşındayken, beni karşısına alır ve öylesine övünürdü ki, bir masal dinlermiş gibi hayran hayran dinlerdim kendisini...
Bir deniz savaşında kumandanı olduğu geminin pruva direğine bir top mermisi çarpmış ve direk yıkılmak üzereyken; Muhittin enişte, pruva direğini kucaklayıp yerine oturtmuş ve onu kollarıyla sımsıkı tutmaya başlamıştı...
***
O tarihlerde Antakya'nın Fransızlardan alınması sorunu vardı. Muhittin enişte bir de Antakya şiiri yazmıştı; şiirin son iki mısraı şöyle bitiyordu, "Antakya'yı al bayrağım, Antakya'da kal bayrağım"...
Muhittin enişte bana tabancalarını da gösterir ve gençliğindeki kavgalarda, bir yumrukta yere serdiği kabadayıları anlatırdı.
***
Bizim kuşak da, gerek politik, gerek tarihsel, gerek bireysel bir övünme lodosunun içinde yetişti.
Bizim dışımızda da bir dünya bulunduğu unutturulmuştu bize. Daha doğrusu bizim dışımızdaki dünya, bize düşman olan bir dünya idi...
Özellikle II. Dünya Savaşı'nda, cephedeki Fransız askerlerinden bazılarının, dikine bıraktıkları tüfeklerinin üstüne, "Kim için, ne için?" diye yazarak cepheden kaçmaları; 7'nci sınıftaki askerlik hocamız Binbaşı Ahmet Bey tarafından, namertçe, rezilane ve alçakça bulunmuştu. O nedenle de sınıfı azarlarken:
- Siz bu gidişle Türkiye'yi de, Fransa'ya döndürürsünüz, diye bağırırdı.
***
Binbaşı Ahmet Bey çizmeleriyle gelirdi derse. Bir gün bir ayağında bir çizme, öteki ayağında bir terlikle gelmişti. Çizmesinin biri ayağını vurmuştu. Ondan sonra da adı, Terlik Ahmet'e çıkmıştı.
Terlik Ahmet bazen bana da, yanımdaki arkadaşla konuştuğum için kızar:
- Sen de bu gidişle savaşta Fransız gibi kaçar, kaçarken de şey edersin, diye bağırırdı.
Ben de fısıltılı bir sesle:
- Kaçmam efendim, derdim.
***
Terlik Ahmet, İsmet Paşa'nın II. Dünya Savaşı'na girmemek için, 1921 Moskova Dostluk Antlaşması'nı çiğneme pahasına, Hitler Almanyası'yla aşırı yakınlaşmak zorunda kaldığını ve o tarihlerde ne gibi akımların ön plana çıktığını bilmiyordu.
Biz öğrenciler de bilmiyorduk. Zaten bizim kuşağın yüzde 99'u, bu tür gizli kalmış diplomatik gerçek ve ödünlerden, ya habersiz yaşadı; ya onları görmezlikten gelerek yaşadı.
Tıpkı padişah iradesi ve buyruğu gibi "resmi söylem" ne ise gerçek oydu. Başka bir gerçek yoktu. "Resmi söylem" dışında başka bir gerçek aramak, ihanetin ta kendisiydi. Böyle bir şeyi ancak Türk düşmanları yapardı.
***
Günümüzde "resmi söylemler"in dışındaki gerçekler de, az buçuk fiskelenmeye başladı.
Örneğin ABD'nin Türkiye'den yeni askeri üsler talebi, haber olarak gazetelere yansıyabiliyor; tıpkı NATO çerçevesi içinde Afganistan'a yeniden asker gönderilmesinin gündeme gelmiş olması gibi...
***
Ekonomik sorunlar da bir hayli şeffaflaştı.
Örneğin marttaki dış ticaret açığı 3.1 milyar dolar olmuş. Son bir yıldaki açık da 25.3 milyar dolara ulaşmış.
Cevdet Sunay Paşa, "Donumuza kadar her şeyimizi Amerika veriyor" der ve Ankara'nın Soğuk Savaş politikasını eleştirenleri, "Komünist" diye içeri tıkardı.
Üçüncü Dünyalı olmanın göbek taşında, trompet solo yaparak çağdaş uygarlık düzeyine kolay kolay varılamıyor...
Hep birlikte övünelim, bitsin gitsin işte...
***
Bu arada "dış ticaret açığı" konulu bir heykel yapılamaz mı acaba?
Sol elinin avucu, hafif bükülüp, azıcık geriye dönmüş dolar rica eden bir el ve sağ ayağını kaldırmış sert adımlarla yürüdüğü görünümünde bir yiğit heykeli... Ve sert bir adım daha atmak için kaldırdığı sağ ayağıyla da, aldığı dolarları savurtuyor...
***
Bana göre esprili bir heykel olurdu; hele geleneklerimize bağlılığımızı göstermek için başına bir sarık; laikliğimizi göstermek için de, boynuna papyon bir kravat oturtulursa...
c.altan@prizma.net.tr
|
|
|

|