|
 |
|
|
Truva filmi Türkiye'de çekilmeliydi
Satır Arası / Deniz Sipahi
Uluslararası yatırım bankası Morgan Stanley'in geçen hafta yayınladığı raporda ilginç bir ayrıntı vardı.
Kurum, raporunda, Türkiye'nin olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapacak Atina'ya yakınlığı ve Truva filmi nedeniyle turizm gelirini büyük ölçüde artıracağını duyurdu.
Bu yılın Türk turizmi için rekorların yılı olacağını belirten Morgan Stanley, Türkiye'ye yılın ilk dört ayında 3 milyon 100 bin turist gittiğini, bunun da yüzde 51.3'lük artış anlamına geldiğini açıkladı.
Morgan Stanley, raporunda, Türkiye'nin döviz gelirinin de yüzde 53.8 oranında artarak 1.5 milyar dolara yaklaştığını belirtti.
Türkiye'nin bu sayede, artış gösteren cari işlemler açığını da kapatabileceğine dikkat çekildi. Raporda, Türkiye'ye gelecek turist sayısının bu yıl en az yüzde 22.5 artış göstererek 17 milyonu geçeceğine işaret edildi. Tahminlere göre Türkiye'nin turizmden elde ettiği gelirin de yüzde 27 oranında artış göstererek, 12 milyar doları aşacağı vurgulandı.
Düşünebiliyor musunuz bir Truva filminin ve olimpiyatların yaptığına...
* * *
Büyük prodüksiyonların ve ünlü oyuncuların yer aldığı filmler, o bölgeye müthiş katkılar sağlıyor. Örneğin son yıllarda sinema tarihinin en büyük prodüksiyonlarından birisi olan Yüzüklerin Efendisi filmi, çekimlerinin gerçekleştirildiği Yeni Zelanda'yı dünyanın en gözde turistik destinasyonlardan biri haline getirmişti.
Uluslararası turizm acentaları, Yeni Zelanda ve filmin çekildiği platolara özel turlar düzenlemiş, Wellington kentinde filmde kullanılan dekor ve aksesuarların sergilendiği bir müze bile kurulmuştu.
Yine yaklaşık 300 milyon dolara mal olan serinin üçüncü filmi Kralın Dönüşü'nün prömiyeri geçtiğimiz yıl, Wellington kentinde düzenlenmiş, galaya dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen fanatik seyircilerle birlikte toplam 125 bin kişi katılmıştı.
Gala, 80'e yakın TV'den naklen yayınlanmıştı. Tüm bunlarla birlikte Truva filminin getirilerini de es geçmemek gerek. Filmin sadece 2 bin figüranın kullanıldığı Meksika'ya 25 milyon dolar kazandırdığı iddia edilirken, set ekibi için 400 otel odası tutulduğu söyleniyor.
* * *
Truva filminin yönetmeni Wolfgang Peterson, geçtiğimiz hafta bir açıklama yaptı.
Peterson, politik istikrarsızlık nedeniyle filmi Türkiye'de çekmediklerini belirterek, "Ayrıca Türkiye'nin lojistik ve altyapı eksikliği Malta ve Meksika'yı seçmemize neden oldu" dedi.
Türkiye'de böyle büyük yapımlar için yeterli film platolarının bulunmadığı bir gerçek.
Bugüne kadar kazıları yabancı ekipler tarafından yapılan Truva'nın buluntularının önemli bir kısmı da yurtdışında sergileniyor.
Bu sütunlardan birkaç defa yazdım.
Türkiye önümüzdeki yıllarda mutlaka bu tür büyük organizasyonlara soyunmalıdır.
Bunun için de iklim, lojistik imkanlar, insan kaynağı olarak İzmir en uygun yerdir.
* * *
Yine hatırlayacaksınız.
"Amerika sokaklarda kuruldu" sloganıyla gösterime giren New York Çeteleri filmi ABD'de değil, İtalya'da çekilmişti.
İtalya'nın Roma şehrinde ve Cine Citta Film Stüdyoları'nda çekilen film, tam 180 milyon dolara mal olmuştu.
Bu örneği iyi düşünelim.
Ben Türkiye'nin büyük ve çok farklı özellikler taşıyan bir ülke olduğuna inanıyorum. Tabii bu geniş coğrafyada Ege'nin ayrı özellikleri olduğunu da söylemem gerekiyor.
Türkiye'ye yabancı bir film ekibi geldiğinde, hayal edebileceği her şeyi burada bulması mümkün.
İzmir'in yeni kimlik arayışında eğlence, film platoları, turizm, fuarcılık gibi alanlar aynı potada değerlendirilmelidir.
Truva'nın gerçek yeri Çanakkale...
Ama biz böylesine büyük prodüksiyonu sadece seyretmekle yetiniyoruz.
Yazık değil mi?..
ANTİK ÇAĞDAN BİRKAÇ AYRINTI
M.Ö. 1600 yılında beyin ameliyatı yapılmış
Truva'daki ilk resmi kazılar Schlieman tarafından 1870'de başlatılmış. 1873'te Truva hazineleri bulunmuş, önce Atina'ya sonra Berlin'e kaçırılmış. 1882 yılında Dörpfeld kazıya katılmış ve kazı bilimsel nitelik kazanmaya başlamış. 1891'de Schliemann ölünce eşi Sophia'nın maddi katkılarıyla Dörpfeld kazılara 1893 ve 1894 yıllarında devam etmiş. Uzun bir süre kazılara ara verildikten sonra Amerikalılar, 1932 - 1938 yıllarında tekrar çalışmalar yapmışlar.
Truva kazılarını 1988 yılından bu yana Alman Manfred Korfmann yönetiyor. Korfmann'ın verdiği bir panele katılmış ve şu notları tutmuştum:
"Truva, 2 binli yıllarda Mezopotamya, Mısır ve Anadolu'daki ticaretin geçiş noktasıydı. O dönemlerde sınır bölgesindeki en güçlü yerleşim yeriydi. Coğrafik avantajları nedeniyle güçlü bir merkez haline gelmişti. Bu durumu, çok uzun bir dönem ayakta kalmış olan görkemli kale duvarları ortaya koymaktadır. Güçlü kale duvarlarının boyutlarını ve köşeli olarak kesilmiş taşlarını göz önüne aldığımızda, bu kalitede bir yerleşim merkezinin Avrupa'da olmadığını görmekteyiz. Truva önemli bir merkez olduğu için tarih boyunca devamlı olarak tehdit almaktaydı. Truvalılar da buna karşı kendilerini savunmak için, o zamanlarda yaşayanların pek kullanmadığı demiri, inşa ettikleri kulelerde ve kalelerinde kullanmışlardır. Truvalılar aynı zamanda yaptıkları surları da depreme karşı dayanıklı olarak inşa etmişlerdir. Ayrıca Truva, sadece madencilik alanında değil, gelişmiş çanak çömlekçilik yapımının ilk görüldüğü önemli merkezlerden biridir.
Şaşırtan inceleme
Biz 13 bin metrekarelik bir alanda 380 bilim adamı ile son 16 yıl içinde kazılar yaptık. Her tarafta değişik sonuçlar çıkıyor. Uydu fotoğraflarından, topoğrafik bakımından ve yaptığımız kazılarla, bölgenin Avrupa kıtasında en büyük arkeolojik alan olduğunu belirledik ve Troya'nın toplam 270 bin metrekarelik bir alana dağıldığına dair çeşitli bilgilere ulaştık. Truva'da MÖ 1600 yılında beyin ameliyatının yapıldığını tespit ettik. İncelediğimiz bir kafatasında, tahminimize göre 30 - 35 yaşlarındaki bir erkeğe beyin ameliyatı yapılmış. Ancak, bu kişinin ameliyat sırasında ölüp ölmediğini bilmiyoruz. Ayrıca Truva'da yaşayanların en çok diş hastalığına yakalandıklarını tespit ettik."
Çanakkale'de antik Truva Kenti'nde kazı çalışmalarına yaklaşık 15 yıldan bu yana başkanlık yapan Alman Arkeolog Prof. Dr. Manfred Korfmann, Türk vatandaşlığına geçerek "Osman" ismini de aldı.İşte Truva gerçeğinden sadece birkaç ayrıntı...
BİR BAŞKA GÖZLE
Kadın, erkek ve uyum...
Geçtiğimiz hafta içinde davetimizi kırmayan sevgili Olgun Kırçıl CBÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Mavi Salon'da "Kadın - Erkek İlişkilerindeki Uyumu" konu alan çok güzel bir konferans sundu. Kırçıl, özetle kadın-erkek arasındaki aşkın kökeninin biyolojik olduğunu, türün devamını amaçladığını ve genelde aylar içinde etkisinin azalarak, bir süre sonra kaybolduğunu; oysa çeşitli paylaşımlarla ortaya çıkan sevginin kalıcı ve insanlara özgü olduğunu ve bu nedenlerle aşka oranla sevginin çok daha önemli olduğunu savundu. "Seni seviyorum; çünkü sana ihtiyacım var" yerine "Sana ihtiyacım var; çünkü seni seviyorum" yaklaşımının daha doğru olduğunu belirten Kırçıl, iki insanın ilişkisinde gerçek anlamda uyumun ancak her ikisinin de özgür olmasıyla gerçekleşebileceğini, bağımlılıkla uyumun karıştırılmamasının gerektiğini belirtti.
Olgun'un söyledikleri bana yıllar önce yapmış olduğum bir benzetmeyi hatırlattı. Evlilik (veya birlikte yaşama) kapalı bir oda içinde farklı elementler içeren iki ayrı şişenin kapaklarının açılmasına benzer. Odaya dolmaya başlayan farklı elementlerin atomları birbirlerine çarpmaya başlarlar, bu çarpışma başlangıçta daha hızlı, daha gürültülüdür, zamanla yavaşlar, azalır ve durur. Çarpışmaların süresi ve şiddeti elementten elemente değişir.
Elementlerin bir araya gelmesi, bütünleşmesi ile moleküller oluşabilir. Bazen çok farklı atomlar uyum içinde birleşip, çok yararlı moleküller ortaya çıkarabilirler; örneğin hidrojen ve oksijen birleşip, yaşamın kaynağı, saf ve temiz suyu oluşturabilir.
Bazen de atomların uyumsuz birleşmeleri sonucu zararlı bileşikler oluşur; örneğin karbon ve oksijenin uygun olmayan koşullarda birleşmesiyle oluşan karbonmonoksit hiç hissettirmeden odanın içindeki tüm canlıları yavaş yavaş zehirleyebilir.
Olumlu tepkimelerin katalizörü sevgi ve saygı, olumsuzlarınki ise bencillik ve öfkedir. (Not: Bu yazı Sevgili eşim Eser'e ithaf edilmiştir.)
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok'un kaleminden)
dsipahi@milliyet.com.tr
|
|
|

|