Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 23 Mayıs 2004 / Pazar  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Bir "duygu imparatorluğu" olarak Türkiye:
At kadehi elinden!

Buradan gidenlerin, hele yeni gidenlerin başlangıçta özledikleri pek bir şey olmuyor. Takdir edersiniz ki Türkiye'yi özlemek o kadar da kolay bir şey değil


Mehmet Ali Erbil veya benzerleri tarafından hakarete uğradığında eğlenen ve bu sakil
durumu en çok izlenen TV programına dönüştüren...
Aynı programlarda her türlü pornografik gönderme aracılığıyla, bastırdığı homoseksüel meselelerle halleşen, ama sıra kızlarının sinemaya gitmesine gelince boğazlarını sıkarak
veya zehirli yemek vererek öldürebilecek kadar cani olan...
Uygarlık tarihine tek katkısı yoğurt ve otopark mafyası olan, altı yaşındaki turist kız çocuklarına tecavüz edip sonra da "Avrupa Birliği bizi istemiyor!" diye öfkelenen, maçlarda "Avrupa, Avrupa! Duy sesimizi!" diye bağıran...
Hayatın keyfini çıkarmakla ilgili
en ufak bir fikri olmayan ve başkalarının çıkarmasına da izin vermeyen, çıkaran olursa "Yüce Türk Toplumu"ndan dışlayan...
Ben, şu anda, bu yazının içinde herhangi bir yerde dinle ilgili, tanrıyla ilgili inanmadığımı çağrıştıracak en
küçük bir şey söylesem, yüzlerce mesaj gönderip beni, tecavüz etmekle tehdit edecek kadar "dindar" olan... (Listenin gerisini size bırakıyorum)

Özlediğin "duygular"
Dünya ikiye ayrılır: Türkiye'ye döndüğünüzde sadece dostlarınızı özlemiş olduğunuzu hissettiren ülkeler ve Türkiye'ye döndüğünüzde toprağı öpesiniz gelen ülkeler. Ama işte birinci grupta bir ülkeye gitmişseniz, hakikaten de öyle hemen çok da özlemiyorsunuz. Eğer "Yunan" (?) peyniri Feta'nın tadı sizin için beyaz peynirin tadını ikame edebiliyorsa ve yanınızda ince belli çay bardağı ile rakı da götürmüşseniz hakikaten öyle insan çok da harap olmuyor. Gel gör ki, gelin ve görün ki, maalesef, yine de, günde en az üç kez "Bu ülke bitmiştir" deseniz de kendi kendinize, Türkiye sizin için "kafayı sıyırmış bir toplumdan" ibaret olmuyor. Çünkü biliyorsunuz ki, oralardaki kimseye karnınızı çatlatsanız da "efkâr" sözcüğünün anlamını anlatamıyorsunuz ve başka bir dilde "canım" demek mümkün değil kimseye. Belki biraz Latin Amerika'da, o da tam olarak burada olduğu gibi değil. Bizim, Türkiye'de doğmuş olanların çok fazla duygumuz var, çok çeşitli duygularımız. Hatta Türkiye'de olmadığım süre içinde anladığım üzere, Türkiye'deki hayatı yorucu yapan, büyük oranda bu duygular. Haberlerde izlediğiniz öldürülmüş kız çocukları bir duygu bırakıyor sizde, kendini Allah zanneden otoparkçı, sokakta sarkıntılık eden adam... Hele ki Türkiye'nin kadınlar için gitgide daha da yaşanması mümkün olmayan bir ülke olduğunu düşünürseniz, bu "erkek pervasızlığı" da bir duygu bırakıyor sizde, bir iç sıkışması, bir çaresizlik duygusu.

Duyguların yorgunluğu
Ama işte nasıl yetiştirildiysek, nasıl bir öz konulduysa içimize, bütün bunlara rağmen, hatta bu durumlar canınıza kastettiği zaman bile hâlâ özleyebiliyorsunuz. Gecenin beklenmedik bir anında bir arkadaşınızın, eskilerden, çok sevdiğiniz bir şarkıyı teybe koyma ihtimalini seviyorsunuz, o sırada hep birlikte gözleriniz dolarak gülme ihtimalini. Başka bir dilde aşık olmak çok güç, Türkçe aşık olma olasılığını özlüyorsunuz. Taksi şoförünün matrak bir adam çıkması, size o tuhaf "yurdum insanı" hikayelerinden birini anlatması ihtimalini... Özlüyorsunuz. En çok Türkçe konuşmak özleniyor. Bu
yüzden gidip de dönenler çok konuşuyor belki. Öfkeden aşka, çok dalgalı, çok karmaşık ve çok değişken bir duygular silsilesi içinde yaşanıyor burada. Oralarda, o kadar duygu yok. Hatta bütün bir gününüzü hiçbir şey hissetmeden geçirmeniz bile mümkün. İnsanı yalnız hissettiren bu oluyor uzakta. Ama aynı zamanda dinlendiren... Bu kadar çok duygunun, öfkenin, nefretin, kızgınlığın, sıkıntının, hüznün, olup bitenler sizinle ilgili olmasa da, bütün bu duyguları etrafınızda dönüp duran hayatı izlerken yaşıyor olsanız da sizi ne kadar çok yorduğunu, bütün hayat enerjinizi bunların emdiğini anlıyorsunuz. Belki de bu yüzden gidenlerden kimileri kolay kolay geri gelmiyorlar. Bütün bu "çarpışan arabalar" hayatını özlemeyebiliyorlar.
Burası bir duygu imparatorluğu.
Andan ana değişen şiddetli duyguların ülkesi. Çok güçlü duygu zelzeleleri arasında daha ince, daha yumuşak duyguların parçalanıp yok olduğu bir ülke. İnsan doğasının kaldıramayacağı kadar çok duygu var bu ülkede, insanı mola alıp dinlenmek zorunda bırakacak kadar çok duygu...

ecetem@hotmail.com







Çetin ALTAN
Dipsiz kile, boş ambar...

Melih AŞIK
Bir gün ormanda...

Fikret BİLA
Ecevit'in tercihi

Hasan CEMAL
Yasemin kokusu, barış hayali...

Güneri CIVAOĞLU
Ordo Ab Chao

Can DÜNDAR
Kargı öldürmez, sevgi öldürür

Abbas GÜÇLÜ
Domates tohumu altından pahalı

Hasan PULUR
"Kuzgun"un sergisi ve ayıplar...

Derya SAZAK
Şirince köyü

Ece TEMELKURAN
At kadehi elinden!

Tamer HEPER
Bu haksızlık

Osman ULAGAY
Türkiye'nin asıl riski ekonomide mi, dış politikada mı?

Güngör URAS
Amasya'da 'bambaşka bir Türkiye' var

Serpil YILMAZ
Ebu Gıreyb'den gelen Türkmenler

© 2004 Milliyet