|
 |
|
|
Siyasal tarihimizin buzlu camları ve Sandras Dağları
GEÇTİĞİMİZ cuma öğleden sonra Atatürk Havalimanı'nda, cebimdeki anahtarları, çakmağı, sigara paketini, sırtımdaki fermuarlı ceketimsi rüzgarlığı çıkarıp elektronik kontrol kapısının yanına koyduğum halde; kapıdan geçerken sakıncalı düdükler çalmam, her uçak yolculuğu başlangıcında tekrarlanan bir durum... Gerek fermuarlı pantolonun metaliği, gerek ayakkabıların içindeki tabanlıklar, gerek ağzımdaki protezler, kontrol kapısından düdüksüz geçmemi reddediyor.
Neyse ki genç kuşak polislerin çoğu, anlayışlı davranıyorlar, iki elleriyle gövdemi paçalarıma kadar şöyle bir yokladıktan sonra:
- Geçin, diyorlardı.
Böylece elektronik denetimin düdüklü uyarısına karşın, zamanında yetişemediğim uçağı kaçırsam da, bindiğim uçağı kaçırma niyetinde olmadığım bir kez daha kanıtlanıyordu.
***
Atatürk Havalimanı'nda ilk kontrolden sonra, ikinci kontrol kuyruğunda Can Dündar'la karşılaştık. Bilemezsiniz nasıl bir sevinç kapladı içimi; "yazı" dünyalarının fanusu içinde yaş ve kuşak farkları öylesine kaybolur ve güncel klişelerin çarmıhından kurtulmuş espri dalgalarının ışınları, genel koşullanmaların tepesinde öylesine değişik bir kazaska oynamaya başlar ki...
Bunu, ne Üçüncü Dünya'nın "alameti farikasını - özel mührünü" oluşturan işportacı dostların anlaması mümkündür, ne de Hazine'den geçinmeli üst düzey makam sahiplerinin...
***
Can'la hemen kafeteryadaki masalardan birine oturduk. Can, 19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a geldiği Bandırma vapurunun, yeniden yapılan ve müze haline getirilen Samsun'daki benzerini gezip incelemiş.
Gerçeği 1878'de denize indirilen Bandırma vapuru, 1925'te Atatürk Cumhurbaşkanı'yken çürüğe çıkarılıp hurda olarak parçalanmış.
Can Dündar, Atatürk'le birlikte Bandırma vapurunda bulunan 19 kişilik militer kökenli kadronun, sonradan ne olduğunu büyüteç altına almış ve ertesi günü çıkacak yazısını bu konuda yazmış.
***
Bendenizin aklına, Atatürk'le birlikte Bandırma vapuruna binen kadronun sonradan ne olduğu hiç gelmemişti doğrusu...
Ben daha çok Samsun'a çıkış hareketinin ekonomik payandasını merak etmiştim; Atatürk ve arkadaşları aldıkları maaşlarla mı başlatmışlardı Samsun'a çıkışı, yoksa bizim bilmediğimiz daha başka olanaklar da var mıydı?
***
Vaktiyle gençliğimde Hüseyin Cahit, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Refik Halit'le, o yaşlarda pek de farkına varmadığım ve şimdilerde çok özlediğim üst düzey bir sohbet lezzetini yeniden tattım Can Dündar'la...
Ve Can'ın, ertesi günkü yazısında da belgeselleştirdiği, Bandırma vapurundaki özel kadronun sonradan ne olduğu bulmacası, çözümlenmeye başladı.
***
Mehmet Barlas da, pazartesi günkü yazısına, Can'ın yazısından esinlenerek, "Bandırma vapuru yolcuları Samsun'dan sonra ne oldular?" başlığını atmıştı.
Barlas da, konuyu daha genişletiyor, "'Lider'in bilindiği ve geride kalan herkesin 'Meçhul Asker' olduğu bir tarih anlayışı, sadece Doğu toplumlarında var" diyordu.
***
Bizim oligarşik bir politika propagandasından başka bir şey olmayan "resmi tarih" yanında, özellikle yakın geçmişin de şeffaflaşmasına karşı duyulan gizli bir özlem yaygınlaşmada...
Prof. Dr. Baskın Oran da, siyasal yakın tarihin yeterince aydınlanmamış olduğu üstünde durmakta ve örnek olarak da, İstiklal Mahkemesi belgelerinin henüz incelenmediğini anımsatmaktaydı.
***
Bandırma vapuru kadrosundan Kurmay Albay Arif, - ki lakabı Ayıcı Arif'ti - belgesel ve acıklı bir film konusu da olabilir ileride...
Ayıcı Arif, Gazi'nin hem okul arkadaşı, hem yakınıydı. 1925'te Gazi'ye karşı bir suikast düzenlendiği iddiasıyla yakalanıp tutuklananlar arasında, o da tutuklanıp yargılanmış ve idam edilmişti.
Sabaha karşı idam sehpasına götürülürken, - rivayet edilir ki - infazları yerinde izleyen üst düzey bir görevliye:
- Kuzum söyleyin Mustafa'ya, kendisi kaç yıllık yakın dostum, kurtarsın beni, demiş.
Aldığı cevap:
- Sabahın bu erken saatinde bir kelle için, adamı uyandırmayalım, olmuş.
***
Belirli tabuların, dogmaların, demagojik kalıpların arkasında, asla şeffaflığa geçit vermeden; yolsuzluklar, soysuzluklar, yalanlar ve talanlarla; ne tek heykelli bir Üçüncü Dünya ülkesi olmaktan kurtulunabiliyor, ne de çağdaş bir uygarlık düzeyine varılabiliyor...
"Yazı" dünyalarının hem yerel, hem evrensel bahçelerinden kopukluk da, hepsinin tepesine tüy dikiyor...
***
Akşam güneş batarken Sandras Dağları'nın görünen yamaçlarını gül kurusu, yanık ışıklardan göksel ve gönülsel bir tül kaplıyor...
Köyceğiz Gölü'nün kıyılarında ise zakkumların, hafif eflatunla da öpüşen koyu kırmızı çiçeklerinden görkemli buketler...
Bendenizin de dudaklarında, Rıza Tevfik'in, o gün cenazesi kaldırılmış olan annesinin nerede olduğunu soran küçük kızı Selma'ya yazdığı uzun şiirden iki mısra:
"Bir hakikat var mı derken, bir hayale döneriz;
Hayat budur benim için, hatta senin için de..."
c.altan@prizma.net.tr
|
|
|

|