|
 |
|
|
"Hoşgörü" demode bir kavram mı?
Amin Maalouf'un son romanı "Yolların Başlangıcı"nda okuduğum bir bölüm, bir süredir kafamı meşgul eden bir konuyla ilgiliydi.
Maalouf bu son kitabında Lübnanlı ailesinin öyküsünü anlatıyor.. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılma sürecinde Osmanlı vatandaşları olarak Lübnan'da yaşayan ailesinin başından geçenler, savrulan yaşamlar, göç olayları.. (Yolların Başlangıcı, Çevirenler: Samih Rifat ve Aykut Derman, Yapı Kredi Yayınları.)
Padişah Abdülhamid'in devrilmesinin ardından imparatorluk topraklarında yaşananların bir bölümünü kendi aile serüveninin içinde anlatan Maalouf 139. sayfada şöyle diyor:
"..işin özü, azınlıkların haklarını tanımlamak değil; konuyu böyle dile getirmeye başladınız mı, o iğrenç hoşgörü mantığına, zafer kazananların yenilenlere bahşettiği o küçümser tavırlı koruma mantığına giriveriyorsunuz. Butros (Amin Maalouf'un dedesi) hoş görülmek istemiyordu; ve ben, onun torunu, ben de istemiyorum. Sahibi olduğum aitlikleri yadsımak zorunda bırakılmadan tüm yurttaş ayrıcalıklarımın tanınmasını istiyorum ısrarla; devredilmesi olanaksız hakkım bu benim ve beni bundan yoksun bırakacak toplumlara, gururla sırt çeviriyorum."
"Butros'un ilgilendiği şey onun gibi Hıristiyan ve Arapça konuşan bir azınlık topluluğu içinde doğmuş birinin, çağdaşlaşmış bir Osmanlı İmparatorluğu içinde, bir yaşam boyu doğumunun bedelini ödemek zorunda kalmadan tam bir yurttaş konumuna sahip olup olamayacağıydı."
Bu topraklarda Osmanlı Hanedanı'nın hüküm sürdüğü yıllardaki toplumsal düzeni tanımlamakta yaygın olarak kullandığımız bir deyim "hoşgörü"..
Osmanlı'nın kimsenin dinine karışmadığını, onu değiştirmek için özel bir çaba göstermediğini, farklı dinden ve etnik kökenden insanların bir arada yaşayabildiklerini anlatırken kullanıyoruz bunu..
Yanılgıya düşmeyelim
Hâlâ İstanbul'da yan yana ve ayakta durabilen, ibadet edilebilen sinagogların, değişik Hıristiyan inançlarına ait kiliselerin, camilerin bir arada olduğunu biliyoruz. "Hoşgörü" kavramını günümüzdeki bu tabloyu anlatırken de sıkça kullanıyoruz.
Belirli bir durumu tarif etmek için kullandığımız her kavramın zaman içinde toplumsal gelişmeye paralel olarak değişimler geçirmesi, ifade ettiği anlamın farklılaşması son derece normal.
Ayrıca şu yanılgıya da düşmemek gerek: Bugün toplumumuzun zaman içinde geçirdiği düşünsel ve sosyal gelişmelerle sahip olduğumuz bilgiler, tamamen farklı toplumsal ve düşünsel gelişmişlik düzeyinde meydana gelmiş bir tarihsel olayı açıklamakta kullanılmamalı..
Böyle yapmak, örneğin Eski Yunan'daki kölelik düzenini bugün sahip olduğumuz ahlaki ve düşünsel değerlerle eleştirmek türünden yanlışlıklara götürür bizi..
Kabul, saygı ve 'eşitlik'
Maalouf'un sözünü ettiği "zafer kazananların yenilenlere bahşettiği küçümser tavırlı koruma mantığı", hoşgörü kavramının içinde var. Ama bu, bugünkü düşünsel gelişmişliğimizle ulaşabileceğimiz bir sonuç.
27 ve 28 Nisan tarihlerinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (AGİT) düzenlediği bir konferansta bu konuyla ilgili olarak ortaya çıkan bir öneri var..
Buna göre "hoşgörü" kavramının yerine "kabul" ve "saygı" kavramlarının kullanılması öneriliyor.
"Varlığını kabul ediyorum ve farklılığına saygı duyuyorum" şeklinde özetlenerek dile getirilebilecek yeni bir kavram.
Bu yönüyle de "galiplerin mağluplara bahşettiği bir şey" olmaktan çıkıyor, farklı dinlerden, farklı etnik kökenlerden, farklı mezheplerden insanları "eşit" hale getiriyor.
Acaba Maalouf'un dedesinin aradığı da bu muydu?
mehmet.yilmaz@milliyet.com.tr
|
|
|

|