|
 |
|
|
Detokslanmak?!
İz Düşümü / Tülay Özüerman
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, detokslanmayı, ruhsal ve bedensel her türlü ağırlıktan kurtulma olarak tanımlarken, bu kavramla Türkiye'yi kendisinin tanıştırdığını söylüyor. Tıpta kullanılan bu terimi siyasete de biz aktarsak olmaz mı? Kavramı "arınmak" olarak Türkçeleştirirsek, siyaseti dönüştürmek için arınmamız gereken ne olurdu sizce?...
Hani o yüceltip, karşılarında unufak olduğumuz, düş kırıklığına uğrayınca birinden sıyrılıp, diğerinden umut umduğumuz kişilerden arınmakla başlamalıyız. Müftüoğlu, "yorganın bile ağır olanını kullanmamak lazım" diyor. Yorgandan bile ağır kimleri taşıdı bu ülke sırtında. Daha da kimleri taşıyacak?.. Kişi endeksli politikalardan detokslanmayı üniversiteler başarırsa, diğer tüm kurumlar başaracak demektir.
* * *
Üniversitelerin gerçeğiyle yüzleştiğimiz süreçlerdir, rektörlük seçimleri. Bu yüzden hiç hoşlanmam bu süreçlerden.Siyaseti anlatırken eleştirdiğim her şeyi seçim öncesinde üniversitelerin içerisinde gördükçe umutsuzlanırım.
Parlak kağıtlara parlak sözler yazılır. Önceden kurulan dostluklarla (!) koltuklar pay edilir. Eş dost ahbap ilişkisiyle (patronaj), pırıltılı sözler pahalı kağıtlarda kalır. Bir kadro gider, diğer kadro gelir...
Herkese eşit mesafede olacaklarından söz edenler, daha seçilmeden sözlerini unuturcasına eleştirenleri yok sayarlar... Hatta konuşturmazlar.
* * *
Hiç unutmuyorum; demokrasi diye gelen bir yöneticiden bir toplantıda söz istemiştim. Söz vermemişti. Toplantıdakiler, "siz demokrasi diye gelmiştiniz, nasıl söz vermezsiniz?" sorusunu soracak yerde, her şeye karşın konuşmaya çalışan benim sesimi bastıracak gürültü çıkarmıştı... "Neden Türkiye'de muhalefet kültürü gelişmiyor?" sorusunun yanıtı hala o salonda asılı duruyor... Kendiniz susmayı, konuşanı susturmayı seçmişseniz, kimi seçtiğinizin önemi kalmaz. O zaten kralınız olarak gelmiştir.
* * *
Üniversite seçimlerinde görmek istemediğim sahneler çok... Ancak, bir de final var ki; hani şu adayları kazananların birbirlerine sarıldıkları, sevinçle zıpladıkları, hatta gecesine kutlama yaptıkları sahneler. Birinin kazandığı, o birine tutunanların kazandıklarını zannettikleri, üniversitenin kaybettiği o anlar.
Birisi, birileri uğruna nasıl unuturuz üniversiteye neden geldiğimizi? Bilim için, bilimi üretmek için gelmedik mi? Kimin seçildiğini önemsizleştirecek ilişkileri geliştirmesi gereken tek kuruma bu sahneler yakışıyor mu? Birine yakın olmak ve kendimizi bu yakınlıkla tüketmeye mi geldi.
* * *
YÖK konusunda hükümetin dayatmalarıyla karşılaşınca ortak bir alternatif geliştirmediğimiz ortaya çıktı. Nasıl bir kişi değil, nasıl bir üniversite istediğimiz konusunda ortak payda üreterek, rektörün üniversitesinden, öğrencisi, öğretim üyesiyle herkesin sahiplendiği bir üniversiteye ulaşmak bizden bağımsız değil...
Her seçimde, öncesi veya sonrasında dost bildiklerimi yitirmem nedeniyle seçim sözcüğüne olumlu bir anlam yükleyemiyorum. Koltuk hevesinin her şeyin önüne geçtiğini, gece gündüz üniversiteyi kurtarma(!) muhabbetini yapanların aslında kendisini o koltuğa nasıl taşıyacağını hesapladığını görmek çok itici. Zirveye gözünü dikenler, oraya ulaşamazlarsa zirveye oynayana asılı kalmaya razı olabiliyorlar. Koltuk koltuk yitiyor umutlar ve dostluklar... Yanlışlıklardan arınamayınca, dost bildiklerinizden arınmayı seçer oluyorsunuz... İktidar savaşımı yaşamın özünde var. Bu savaşımı nasıl verdiğinizdir önemli olan. Kimi seçtiğiniz değil, nasıl seçtiğinizdir...
Ne söylendiği değil, ne yapıldığıdır iz bırakan... Seçim seçim ayrışıyor; hem birbirimizden, hem de demokrasiden uzaklaşıyoruz.
Yalnızca siyasette mi? Sandık kurduğumuz her yerde.
ege@milliyet.com.tr
|
|
|

|