Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 27 Mayıs 2004 / Perşembe  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Düşler fabrikasının acımasız dişlileri

ABD film endüstrisinin arka sokağını anlatan "Hollywood Paranoyası" bizim kuşağın yıldız oyuncularını birer roman kahramınına dönüştürüyor


The Front" (Paravana anlamına geliyor burada) yazık ki, ülkemizde gösterilmedi. Martin Ritt'in yönettiği, başrolünü Woody Allen'ın oynadığı film, McCarthy döneminde ABD'nin "show" dünyasını, komünistlikle suçlanan sanatçıların çektikleri acıları anlatıyordu. Zero Mostel, Amerika'ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi'nin hışmına uğrayıp Kara Liste'ye alınan bir oyuncuyu canlandırıyordu. Kimileri direnirken, o kurtuluşu intihar etmekte buluyordu.
Osvaldo Soriano, "Hollywood Paranoyası" (Türkçesi: Pınar Savaş; Agora Kitaplığı) romanında dedektif Philip Marlowe'a "Aktörlerin hesabını uyuşturucudan daha hızlı gören bir şey varsa, o da politikadır" dedirtiyor.
Düşler fabrikası Hollywood'un perde arkasındaki gerçek yüzü birçok kitapta, filmde anlatılmıştır. Soriano da o arşive katkıda bulunmaya çalışıyor.

* * *

Hollywood'da işsiz kalmanın, politikanın yanı sıra, bir nedeni daha var: Beklenen gişe gelirini sağlayamamak.
En güzel örnek Marlon Brando'dur. İki filmi gişe açısından fiyaskoyla sonuçlanınca yapımcıların kara listesine girmiş, ancak Coppola'nın direnmesiyle, oyunculuğa ilk adımını atan çıraklar gibi bir deneme çekimine razı olmuş, "Baba"daki ("The Godfather") Don Corleone rolünü ancak öyle kapabilmiştir.
Hollywood'da bir kere gözden düşmeye görün, yeniden doğrulmanız ancak Cecil B. DeMille'in filmlerinde rastlanabilecek mucizelere bağlıdır.
Ne demişti Marilyn Monroe: "Hollywood, bir öpücüğünüze bin dolar, ruhunuza ise elli sent verdikleri bir yerdir."
Televizyon başka mı sanki? ABD'de "The Cosby Show" 1985 - 1989 arasında beş yıl "reyting"lerde 1 numara olmuş, 1990'da beşinciliğe düşünce, Bill Cosby'nin pabucu da bir çırpıda dama atılmıştır.

* * *

Arjantinli Osvaldo Soriano'nun adını daha önce duymamıştım. Eduardo Galeano, "Hollywood Paranoyası"na (özgün adı: Hüzünlü, Yalnız ve Son) yazdığı önsözde şöyle anlatıyor onu:
"Soriano romanları, öyküleri ve makalelerinde zaferlerin görmezden gelinmesini sağladığı bozgunları, beceriksizlikleri, küstahlık maskesi altındaki korku ve kimsesizliği gözler önüne serer. İyi eğitimli, terbiyeli bir toplumun hiçbir zaman kendine dışarıdan bakmamışlığını, komik olan karşısında kapıldığı panik içinde sergilediği acıklı ve gülünç sahtekarlığı olanca çıplaklığıyla yansıtır. O hep dışarıdan bakar; hem acı çekerek hem de eğlenerek kremalı pastalarını boyalı yüzlerin, palavracıların, kibirlilerin suratlarına çarpar.
Doğduğundan beri anti-kahramanların hikayelerini dinlemeye bayılır Soriano. Kendisi de en az bir anti-kahraman kadar felaketle karşılaşır. Sonra da bu felaketleri canlı ve doğrudan dinleme şansını bulan bizleri gülmekten kırar geçirir."

* * *

Osvaldo Soriano romanında Hollywood'un "arka sokak"ına değiniyor. Bizim kuşakların aşina olduğu kahramanlar aracılığıyla...
Stan Laurel-Oliver Hardy, Charles Chaplin, John Wayne, Jerry Lewis... Bugünün gençleri onları televizyonda zaman zaman gösterilen eski filmlerinden tanıyor. Biz onları "yaşamıştık". Soriano da yaşamış besbelli. Bir sinema tutkunu olduğu da açıkça görülüyor. Philip Marlowe'u anlatırken bile, Raymond Chandler'ın yazdığı değil, Humphrey Bogart'ın oynadığı dedektifi çiziyor.
O eski kara filmlerde olduğu gibi, günün birinde dedektifin kapısı açılır ve...
Bu kere gelen Stan Laurel'dir. Marlowe'un bir araştırma yapmasını ister: Hollywood neden bir yana fırlatıp atmıştır, unutmuştur onu?
Aslında neden ortadadır. Laurel-Hardy çiftinin son filmi gişe açısından büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Hardy de öldüğüne göre, Laurel'i tek başına kim hatırlayacak, kim değerlendirecektir!
Soriano bu ana çizgiden hareket ederek hem tatlı tatlı "nostalji takılıyor", hem de paranoyak Hollywood'un eleştirisini yapıyor.
Gerçi "Hollywood eleştirisi"nde özgün bir yan, inemediğim bir derinlik, daha önce gözümden kaçmış ipuçları bulamadım ama romanı (Galeano'nun söylediği gibi gülmekten kırılıp geçmedimse de) sıkılmadan okudum. Beni sürükleyen belki de "nostaljik takılma"ydı. Kahramanları çocukluğumun, ilkgençliğimin yıldızları olmasaydı, roman ilgimi çeker miydi, bilemiyorum. Hollywood'un Altın Çağ'ını yaşamamış, onu yazılanlardan öğrenmiş, oyuncularını yıllar sonra "tarafsız bir gözle" televizyondan seyretmiş bugünün genç kuşağının ilgisini çekecek mi, onu da bilemiyorum.
Belki de "Hollywood Paranoyası"nı bizim gibi değil, başka bir gözle, sadece uçup giden bir polisiye roman olarak okuyacaklar.

PAZAR
"Metroseksüel değil retroseksüel* erkek isterim"
Anadolu el sanatları Avrupa yolcusu
"Yorganın bile ağırını kullanmamak lazım"
Ayrılık dört yıl sürdü ama "Kargo lezzetini" bozmadı
Bu oyunu erkek sinek bile izleyemeyecek
"Bizimki şov değil kendi ibadetimizdi"
İş alemine Çin işi öneriler
Dünyada 50 müzede Truva'dan eserler var
Havuz suyu değil ıslak mayo mantara zemin hazırlar
Hastabakıcılık sanattır
Kültürel yok oluş
Paris'te yeni lokanta
Neden en büyük salatalıkları hep erkekler yetiştirir?
Sonia Gandhi ve borsa
Ne yalan söyleyeyim,turne yancılığı çok zevkli şeymiş
Düşler fabrikasının acımasız dişlileri





Ahmet Turhan Altıner
Ali Rıza Kardüz
NEVSAL ELEVLİ
İlber Ortaylı
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
© 2004 Milliyet