|
 |
|
|
Yarından bakınca
Farkında değiliz ama, gelecekte yazılacak bir kitabın ilk sayfalarını yaşıyoruz şu anda.
Kitabın adı 21. yüzyılda Türk Futbolu. Yazar 2055 doğumlu.
Eser, çağı karşılayan "futboldaki Türk ihtilali" ile başlıyor. Coşkulu, akıcı... Birkaç sayfa sonra yavaş yavaş donuklaşıyor kelimeler. Tatsızlaşıyor. Artık satırlarda "duraklama" devrinden bahsediliyor. Bugünler, "kırılma noktası" ara başlığı ile veriliyor ve henüz yaşamadığımız sayfalarda "gerileme" devri yer alıyor.
Gerileme devri artık kaç yaprak, kaç forma sürer orasını bilemem. Ama şahlanış ve duraklama bölümlerinin birkaç sayfaya sığdığı kesin.
Kahraman Ulusoy
Bildiğimiz bölümde esas kahraman, Sayın Haluk Ulusoy. Olaylar onun etrafında dönüyor. Daha doğrusu sayın Ulusoy'un şahsında, futbolun "özerk"liğini nasıl kaybettiğinin hazin bir hikayesi oluyor bu araştırma.
Bir kumandanın, kendisine verilen imkanlarla ordusunu nasıl zaferden zafere koşturduğu, nasıl zafer sarhoşu olduğu, kumandanlıkla imparatorluğu karıştırdığında, aynı orduda kukla bir kumandana nasıl çevrildiği anlatılıyor. Tabi bu arada ordu falan da kalmıyor.
Fenerbahçe'nin stratejisi
Yazarın en zorlandığı yer, "bugünler" olmalı. Yani "kırılma noktası".
Federasyon başkanına çok ciddi bir muhalefetten bahsediliyor, ama bir Allah'ın kulu çıkarılmıyor seçim meydanına. Atıp tutanlar çok, ama kimse bitirici darbeyi vuramıyor. Belki de vurmak istemiyor. Tavşana kaç tazıya tut hikayesi.
Mesela Fenerbahçe'nin stratejisi:
Başkan Aziz Yıldırım iki şey söylüyor; birincisi "Haluk Ulusoy'u istemiyoruz", ikincisi "Havuzdan daha çok pay istiyoruz".
Bu ne anlama gelir Allah aşkına?..
"Bizim havuzdan daha çok pay almamızı istemeyen varsa - ki, hemen tüm diğer kulüpler - Haluk Ulusoy'a sıkı sıkı sarılsınlar" demek değil mi yani? Ulusoy'a en büyük desteği Fenerbahçe veriyor aslında.
Siyasi hesaplar
Görünüşte iktidar bile başkanın karşısında... Elindeki yasaya bir ufak madde sıkıştırıp Ulusoy'u emekli etmek varken, yapmıyor, yapamıyor; bu nasıl tavır almaksa?... Hesaplar Türk Futbolu eksenli değil, Haluk Ulusoy yörüngeli tutuluyor. Kontrol altında bir Haluk Ulusoy, belli ki iktidarın işine daha çok yarıyor.
Yazar diyor ki, "Aslında o devirde siyasetin gereği bu. Kabahat özerkliğe sıkı sıkı sarılamayanlarda."
Milenyum'daki şahlanışın tüm payandaları bir bir ortadan kaldırılıyor. Güçlü olduğu için büyük işler başaran federasyon, gücünü kontrolsüz kullanınca gücü elinden alınıyor, geriye kimsenin işine yaramayacak bir yapı kalıyor. Kim bilir, belki dinlenen telefonlar bile mevcut federasyona olan güvensizliği körüklemek için sızdırılıyor.
Hükümet velayetinde
Demek ki, kimsenin niyeti taze bir kan aramak değil "gerileme devri"nin kapısında. Herkes durumdan yarar sağlamak amacında. Aksi halde kulüpler, ayaklarına kadar gelen Başbakanlık müfettişlerine bildiklerini anlatırlar değil mi? Federasyon - Mafya kelimelerini birlikte telaffuz edenlere soru soran müfettişler, eli boş dönüyor.
Şike, teşvik falan?.. Kimsenin haberi yok o konudan.
Peki Ulusoy'u istemeyenler; bulun bir başkan!.. O da yok.
"21. Yüzyılda Türk Futbolu" isimli eserdeki "gerileme devri", Haluk Ulusoy'un "Hükümet velayetinde" bir kez daha seçilmesi ile başlıyor kitapta.
Yazarın notu
Ve yazar not düşüyor:
"Oysa sağı solu budanan Türk Futboluydu. Yıllar sonra anladılar ki, sistemi Haluk Ulusoy koşullarına göre daraltmak yerine, daha iyi uygulayacak yıpranmamış birine teslim etselerdi, bu kaos yaşanmazdı.
Karaya vuran heybetli bir balina gibi kendi ağırlığı ile ezilmiş Türk Futbolu"
Aynadaki Galatasaray
Fatih Sonkaya Avrupa'dan sesleniyor:
"Galatasaray'ın itibarı sıfırlandı!.."
Murat Erdoğan Florya'dan bağırıyor:
"Yeni sezon daha beter olacak!"
Berkant,"Beni bitirdiler" diyor...
Felipe, "geri dön" çağrısına "asla" yanıtı veriyor.
Yıldıray, Türkiye'ye gelmekten vazgeçiyor.
Bunlar somut olanlar, bir de dedikodular var.
Stat meçhul, transfer belirsiz, finansman şüpheli.
Hangi fanatik yürek dayanabilir bu koşullara.
Sokaktaki Galatasaraylı kan ağlıyor.
Elinde kalem olanların ise kaleminden kan damlıyor.
Galatasaray yönetimi ne yapıyor?
Bunca iş dururken, medyaya yükleniyor.
Oysa medya dediğin, bir ayna.
Galatasaray yönetimi "aynaya küs" durumda.
'Ayı'lana gazoz
* Bolu Aladağ'da olimpiyata hazırlanan atletlerimizi ayı kovalamış. Ya da onlar öyle sanmış. Fark etmez, fena halde korkmuşlar çocuklar. Her ne olursa olsun büyük talihsizliktir bu olay. Hatta ayı açısından bile... Düşünsenize kırk yılda bir muzipliği tutuyor hayvanın, kovaladıkları da atlet çıkıyor.
* Benzer bir hikaye de Sakarya'da yaşanmış. Sakaryasporlu Cemil'in düğününde amigolar meşale yakınca davetliler boğulma tehlikesi atlatmış. Aladağ'daki ayı hikayesi ile bunun arasında ne gibi benzerlik olduğunu merak edebilirsiniz. Var... Ama basın yasasındaki tazminatlar yüzünden yazamam.
Son kurban
Televizyonda iki haber peşpeşe geldi. İlki, klasik "gaspçı" haberi. Çalınmış otoyla "iş"e çıkmış gaspçılar, polisle silahlı çatışmaya girmiş. İkisi yakalanmış ikisi kaçmış. Vurulan falan yok yani.
İkincisi Aslıcan Demirrenk'in vefat haberi. Şampiyonluk kutlamalarında serseri kurşunla vurulan bu yavrumuz, yaşam mücadelesini kaybetmiş ve pazar günü toprağa verilmiş.
Yahu bu ne biçim kaderdir? Bu ne biçim şehirdir?
Ne biçim adalettir ki, 400 bin hırsızı olan, her gün binlerce soygun, onlarca gasp, sayısız tecavüzle uyanan bir kentte istatistik açısından en ölümcül eylem polise ateş etmek değil; şampiyonlukta balkona çıkıp el sallamaktır, sevinmektir, ilköğretim okullarının kapısından geçmektir.
Elinde döner bıçağı ile Taksim'de gelen geçene saldıran psikopatlar şayet kendilerini kesmezse bir çizik bile almadan yaşayacak, Aslıcan'ın binlerce ümitle dolu masum beyni hedef tahtası yerine konacak. Üstelik faili meçhul kalacak. Bu... Bu nedir kardeşim?..
Haberin devamında Aslıcan'ın sınıf arkadaşı, o magandayı Allah'a havale etti. "Zaten yakalansa bir yıl yatar" dedi. Çaresizliğe, güvensizliğe, ümitsizliğe bakın. Ve bu çocuklara sporun faziletleri, fair play'in önemi, tribün terbiyesi gibi unsurları anlatın.
Yılın yarışı
Bireylerin, olayların, günlük sorunların üzerine bir merdiven dayayın, birkaç basamak tırmanın ve oradan bakın Beşiktaş'a... Gördüğünüz manzara, Kaçkarlar'ın zirvesinde filizlenen Kardelen çiçekleri gibi umut dolduracaktır içinizi.
Hele bir de, eski başkan, başkan adayları ve olası başkan hesaplarını bir yana bırakabilecek kadar yükselirseniz, ufukta demokrasinin kutsal güneşini bile görebilirsiniz.
Ben çok uzun zamandır bu kadar medeni bir rekabet görmedim futbolun iktidar mücadelelerinde. Böylesine incitmeden yarışmak, çelmelemeden geride bırakmak, rakibin zaafları yerine kendi avantajlarını ön plana çıkarmak, keşke her kulübe nasip olsa.
Oysa olağanüstü genel kurulu tetikleyen küfürdü. Beşiktaş takımı uçuruma düşmüştü. Kaos bekleyenlere kimse "karamsar" diyemezdi ki, dört başkan adayı çıktı. Evet, bizim alıştığımız koşullarda sıkı bir kavga kaçınılmazdı artık. Çakıcı olayı da yangına dökülen "benzin" etkisi yapacaktı.
Olmadı... Helal olsun Beşiktaş'a...
Bu şartlarda, pırıl pırıl adaylar, projeler, planlar... Elbette her adayın ayrı bir yoğurt yiyişi var. Lakin yoğurda çalınan kaşıklar temiz. Bu çok önemli. Stadın zemini kaç metre inecekten de önemli, hangi futbolcu alınacaktan da, hoca kim olacaktan da. Baba Hakkı'nın otoritesinden başlayın, Süleyman Seba'nın disiplininden, Serdar Bilgili'nin bazılarımız tarafından bir türlü anlaşılamayan "etik ders"ine kadar her "duruş"un tuzu var bu çorbada.
Helal olsun Beşiktaş'a.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|