|
 |
|
|
Dönen havalar döndü yine:
AKP de olmadı!
Bu kez devlet eliyle uyandırılan "zinde kuvvetler" ile değil, daha derinden gelen bir toplumsal içgüdüyle sanki Türkiye bir hayat biçimini korumaya çalışıyor. AKP ile aşk biterken, sevgililerin o sorusu soruluyor: "Acaba baştan mı yalandı her şey?"
Sevgililer, hatta daha çok karı-kocalar tam ayrılırken berbat bir düşünce dairesinin içinde dönmeye başlarlar. Sadece aralarının kötü olduğu dönem ve sorunlu konularla sınırlı olmaz öfke. Hem ayrılık kararını meşrulaştırmak hem de biraz olsun kızgınlıktan kızmış içlerini soğutmak için şöyle cümleler kurarlar çoğu kez:
"Baştan yalandı zaten! Aslında hiç başlamamak lazımdı!"
Bugünlerde siyaset dünyasında yaşananlar tam da o ayrılık dönemini andırıyor. Muhafazakar olanlar dışındaki toplumsal kesimlerin AKP ile yolları ayrılırken Beyaz Türkler, elitler ve sermaye "ilişkiyi gözden geçirmeye" başlıyor.
Seviyeli bir ilişkimiz var!
Başlangıçta, bilhassa sermaye çevrelerinin AKP ile ilişkisi böyleydi: Seviyeli bir ilişkimiz var! Sebebi kendinden menkul bir iyimserlik havası, bir "Kriz bitti!" coşması sarmıştı ortalığı. "İş bilen" bir hükümetle yeniden hercümerç olmanın iş çevrelerini saran sevinç dalgası dalga dalga büyüyordu. Tayyip Erdoğan için yapılan "Yeni Özal" benzetmeleri sevgi ve umut doluydu. Tüccarlığı iyi bilen başbakan, tıpkı Özal gibi "Türkiye'nin önünü açacaktı". Sonra aniden, birdenbire hava basıncı değişti. İmam hatip liselerine ilişkin yasa tasarısı deyin, yavaş yavaş gerçek dünyaya dönmenin sıkıntısı deyin, birden aşk ilişkisi raylarından çıkıverdi. Hava döndü.
Beyaz Türklerin sempatisi
AKP ve sermaye bu ilişkide yalnız değildi. Bir de entelektüel çevreler, bu çevrelerin hamisi olan Beyaz Türkler vardı ki onlar da AKP'nin iktidara geldiği ilk dönemde Başbakan Erdoğan'a yine sebebi kendinden menkul bir sempati ve iyimserlikle yaklaşmışlardı. Devletin katır kutur kimliğinin bu tür bir "sivilleşme" hareketiyle yumuşayacağını düşünmüş olmalılar. Türkiye'nin Müslüman kimliğiyle "tehlikesiz, ılımlı" bir noktada barışmasının bir yoluydu AKP. Hem de Avrupa Birliği meselesinde daha hızlı yol kat ediliyor gibi bir görüntü de vardı ki bu Türkiye'deki "kara kalabalıkla" birlikte durmaktan tedirgin olan bir kesimi epey rahatlatıyordu. Öyle bir gaz havası vardı yazan çizenler arasında. Ne yalan söyleyeyim, 1 Mart'ta Ankara'da yapılan savaş karşıtı mitingden sonra TBMM'den "Savaşa hayır!" diyen o karar çıktığında ben bile yazmıştım görece iyi bir yazı.
Zaten o günden sonraydı, bilhassa yazan çizen ve öyle ya da böyle Türkiye'de kanaat önderi olan isimlerin teker teker "Türkiye'deki 'hassas gerilimleri' bu hükümet mi giderecek?" rüzgarına kapılmaları. Ama şimdi, imam hatip liseleri konusundan sonra, o güne kadar biriktirilmiş bütün şüpheler canlanıverdi yeniden. Yani oralarda da hava döndü.
"Geliyorlar" korkusu
Sanırım bu hava dönüşünde en kritik nokta, tuhaf bir biçimde Emine Erdoğan'ın Türkiye dışında, bir devlet protokolünde bulunmasıydı. Türkiye'deki erkekleri öpmemesi mesele değildi de Karamanlis'i öpmeyince, dışarıda nasıl temsil edildiğine neredeyse hastalıklı bir ehemmiyet veren bir millet "uyanıverdi". AKP hükümetine başlangıçta sempatiyle yaklaşanlar birden "O kadar da değil yani!" deyip sınırı koydu. Milli bilinçaltında çok diplere, sağlam bir yere yerleştirilmiş "Gelecekler!" korkusu bir kimyasal madde gibi aktive oldu. Zaten "gelmişlerdi", Türkiye'yi onlar yönetiyordu ama niyeyse bu öpüşme meselesi bir anda bütün hissiyatı değiştiriverdi (Niyeyse hep kadınlar kurban gider, günah keçisi olur bu meselelerde!).
Havanın dönüşü, imam hatipler meselesi veya benzeri hassas konular kapandığında da devam edecek gibi görünüyor. Çünkü muhafazakar olmayan bir hayat biçiminin yok edilme tehdidi çıktı ortaya. Bu yüzden bundan sonraki günlerde toplumsal bir kutuplaşmaya tanık olacağız. Hayatlarını korumak isteyenler bir tarafa geçecek, "öpüşmeyenler" diğer tarafa. Başlangıçta yaşanan "Bütün insanlar el ele tutuşsa", "Bir farkımız yok birbirimizden" havası daha sert bir biçimde değişecek. Göreceksiniz. Bu "zinde kuvvetler" meselesi değil. Daha derinden, daha içgüdüsel bir kendi varlığını, kendi hayatını koruma meselesi.
"Kapan dedi. Ha ha ha!"
Bir dizi var Kanal D'de. Üç genç kadın oynuyor. Biri gidip bir dolmuş şoförüne aşık oluyor. Çok "otantik" bir şey olarak! Sonra yemek yemeye gidiyorlar "Sanayi'nin arkasındaki bir kanatçıya". Derken evlilikten konuşmaya başlıyorlar. Adam diyor ki, "Bizim aile kapalıdır." Kız da degajeli, dekolteli; soruyor: "Ben ne oluyorum peki?" Adam cevap veriyor:
"Ben senden bahsedemem onlara."
Kız kalkıp gidiyor arkadaşlarının yanına, dertleşmeye. "Bitti" diyor, "çünkü kapanmamı istiyor." Hep birlikte gülüyorlar. Örtünmenin imkansızlığına, uzaklığına, "ötekiliğine" işaret ediyorlar. Dizilerde bile varsa bu mesele, Türkiye başka bir yere doğru gidiyor galiba. Bu kez devlet zoruyla bir "zinde kuvvetler" meselesi değil, daha toplumsal, daha alttan gelen bir içgüdüyle. Öğretilmiş bir refleksle değil yani, içgüdüyle...
ecetem@hotmail.com
|
|
|

|