
|
|
|
 |
|
|
Doğu'da kaos var, Türkiye yüzünü Batı'ya dönmeli
Doğu Bloku'nun çöküşünden sonra, dünya tarihinin muhtemel seyri tartışmalarının en önemli 'akademik' aktörlerinden biri olan Japon asıllı ABD'li akademisyen Prof. Francıs Fukuyama, Busıness'a yaptığı açıklamada, "Türkiye'nin Avrupa Birliği tarafından geri çevrilmesi halinde, yüzünü İslam dünyasına, yani Ortadoğu'ya döneceğini düşünemiyorum. Çünkü Ortadoğu'da büyük bir kaos var. Türkiye bu kaosun bir parçası olmamalı. AKP iktidarı önemli bir olay. Çünkü, Müslüman dünyanın, Avrupa'daki Hıristiyan Demokratlar benzeri bir modele ihtiyacı var" dedi
ŞULE YÜCEBIYIK
Yüzyılın başında, dünyanın geleneksel siyaset düzeninde ilk büyük gedik açılmıştı. İlk defa bir ülkede (Çarlık Rusyası'nda) sosyalistler iktidarı almışlardı. Dünyanın sistemsel olarak bölünmesini başlatan bu olayın asıl etkileri ikinci dünya savaşından sonra ortaya çıktı. Doğu Avrupa'nın birçok ülkesi kapitalist sistemden koptular ve 'iki kutuplu' dünya, yıllarca 'soğuk savaş' atmosferi içinde yeni bir dünya savaşının ciddi tehdidinin korkusunu yaşadı. BM bu atmosfer içinde şekillendi. NATO kuruldu. Avrupa birleşmeye gitti.
Ancak 1980'li yılların başında durum değişti. Sosyalist ülkeleri kapsayan Doğu Bloku'nda, Macaristan'la başlayan çatlaklar büyümeye başladı ve blokun lideri Sovyet Rusya'nın, 1989'da resmen kapitalist sisteme geçişi ile sonuçlandı. İki kutuplu dünyanın bir kutubu, diğerine intikal etti. Dünya 'geleneksel' tek kutuplu kapitalist sisteme döndü. İşte tam bu noktada tarihin muhtemel seyri tartışılmaya ve yeni yaklaşımlar ortaya atılmaya başlandı.
Japon asıllı ABD'li akademisyen Prof. Francis Fukuyama, bu tartışmaların en önemli 'akademik' aktörlerinden biri oldu. 1989 yılında imzasız olarak yayınlanan 'Tarihin Sonu' adlı makalesi, onu dünya çapında bir üne kavuşturdu. Fukuyama, bu makaleyi daha sonra genişleterek 'Tarihin Sonu ve Son İnsan' adıyla kitaba dönüştürdü. Fukuyama'nın daha sonra yayınlanan 'Güven' adlı kitabı da büyük ilgi gördü ve dünya çapında 'bestseller' listelerine girdi.
Fukuyama, ABD'nin liderliğindeki 'Yeni Dünya Düzeni'ne damgasını vuran 'liberal kapitalist değerler'in insanlığın ulaşabildiği 'en yüksek değerler' olduğunu savunuyordu. Dolayısıyla bu en yüksek değerlere ulaşılmış olması da 'tarihin sonu' anlamına geliyordu. İnsanlığın, yeni bir sistem arayışları artık geçerli olamazdı. İdeolojilerin belirleyiciliği ortadan kalmıştı. Dünya, ekonomiye dayanan bir rekabetin içindeydi.
Fukuyama, ikinci kitabı Güven'de ise toplumların sosyo - kültürel yapılarının ekonomik kalkınma üzerindeki etkilerini inceledi. Sosyal sermaye açısından zengin ve güven düzeyi yüksek olan toplumlar, ekonomik örgütlenmede ve kalkınmada da daha başarılı olduklarını savundu.
Fukuyama'nın bu ay piyasaya çıkan, 'State Building' (Devlet İnşaası) adlı son kitabında da, dünya barışının ve global ekonomik düzene en büyük tehditin, demokrasisi ve ekonomisi gelişmemiş, başıbozuk yönetilen ülkelerden geldiğini öne sürüyor. Terörizm, yoksulluk, AIDS ve mülteci sorunlarının çözülmesi için, bu sorunların kaynağı olan ülkelere demokrasinin ve serbest piyasa ekonomisinin gelişmiş ülkelerin işbirliğiyle inşa edilmesi gerektiğini savunuyor.
Bu çerçevede ABD'nin Afganistan ve Irak'ta üstlendiği misyonu da haklı buluyor. Bu iki ülkede inşa edilecek 'demokrasi'nin sadece bu ülkeler için değil tüm Ortadoğu için faydasının uzun dönemde anlaşılacağını savunuyor.
Görüşleri her zaman büyük yankı uyandıran bu önemli akademisyenle görüşmemizde, kendisine Türkiye'yi, Türkiye - AB ilişkilerini, Türk şirketlerini, ABD liderliğindeki yeni dünya düzeninin Irak'taki deneyimini sorduk. Görüşleri şöyle:
'Politikacılarınız, büyük kamu sektörünü çıkarları için kullanıyor'
"Türkiye ekonomisinin en büyük sorununun hâlâ dünyadaki en büyük kamu ekonomisine sahip olması olarak görüyorum. Politikacıların, hâlâ devletin imkânlarını, kamu sektörünü kendi siyasi çıkarları için kullandıklarını düşünüyorum. Bu, demokratik sistemin en büyük düşmanlarından biri. Türkiye'nin gelişmesinin önündeki en büyük engel. Ekonomik istikrarsızlık, bütçe açıkları ve enflasyon konusunda yaşanan sorunları da devletin ekonomideki egemenliğine bağlıyorum. Alışılagelmiş bu sistem, hâlâ savunuluyor. Ve başarılı özelleştirme yapılmasını da engelliyor. Türkiye'de, devletin mümkün olan en kısa zamanda küçülmesi ve eğitim, güvenlik gibi asli görevleri dışındaki ekonomiden çekilmesi gerekiyor. Bu hem sağlıklı bir demokrasi hem de sağlıklı bir ekonomi için ön koşul.
'AB, Türkiye için yeni ön koşullar getirebilir'
"Eğer Avrupa Birliği'nin yerinde olsaydım, Türkiye'yi kesinlikle üye olarak alırdım. Bu Türkiye için stratejik olarak hayati bir öneme sahip. Ve Türkiye, AB'ye üyelik için üzerine düşen görevlerin hepsini yaptı. En önemlisi Müslüman bir ülke olarak, bu işbirliği Avrupa Birliği'nin lehine. Benim kişisel görüşüm, Türkiye'nin üyeliğinin desteklenmesi yönünde.
Bununla birlikte, gerçekçi olmak gerekirse, Avrupa Birliği için bazı büyük açmazlar var. Bu konuda birçok Avrupalı ile görüş alışverişi yaptım. Büyük bölümü, 11 Eylül'den bu yana göç sorunuyla birlikte iç istikrarlarını nasıl koruyacakları, göçü nasıl hazmedebilecekleri endişesini yaşıyor. Türkiye'nin kendilerine katılması halinde, çözümü zor, ekonomik ve sosyal sorunları beraberinde getireceğinin korkusunu yaşıyorlar.
Eğer bir tahmin yapmam gerekirse, Türkiye'ye ne itiraz edip, geri çevirecekler; ne de kabul edecekler. Bu sürünceme durumunu sonsuza kadar sürdürmeleri mümkün değil tabii. Avrupa önünde sonunda bir karar vermek zorunda Türkiye ile ilgili olarak. Ama Avrupalılar yeni koşullar getirebilir.
'Avrupa'ya entegrasyon Türkiye için en mantıklı seçenek'
"Türkiye'nin Avrupa Birliği tarafından geri çevrilmesi halinde, yüzünü İslam dünyasına, yani Ortadoğu'ya döneceğini düşünemiyorum. Çünkü Ortadoğu'da büyük bir kaos yaşanıyor ve uzun bir süre daha yaşanacak gibi görünüyor. Bu ülkelerin ortak özelliği, gelişmemiş demokrasilere ve gelişmemiş ekonomilere sahip olmaları. Türkiye bu kaosun bir parçası olmamalı.
Türkiye, geçmişten bu yana Batı'ya dönük yüzü sayesinde, ekonomisinde ve demokratik yapısında büyük gelişmeler kaydetti. Bu bölgedeki ülkeler için de bir model. Bundan sonra yön değiştirip, bir Ortadoğu ülkesi olmak yerine, Avrupa'ya entegre olmaya çalışmak daha mantıklı bir politika olur düşüncesindeyim.
'Müslüman dünyanın, Hıristiyan Demokrat modele ihtiyacı var'
"AKP'nin iktidara gelmesi gerçekten önemli bir olay. Çünkü, Müslüman dünyanın, Avrupa'daki Hıristiyan Demokratlar benzeri bir modele ihtiyacı var. Bugün birçok Batılı, İslam'ın demokrasi ve ekonomik gelişmenin önünde bir engel olduğunu düşünüyor. Ben bu fikrin doğru olduğuna inanmıyorum. İslami bir parti olarak tanınan AKP iktidarının, bu tezi çürüteceğini düşünüyorum. En azından şimdiye kadarki uygulamaları bu yönde.
Bu nedenle Türkiye'nin politik geleceği hem Batı hem de İslam dünyası için büyük önem taşıyor. AKP iktidarı bugüne kadar kendinden umulmayan bir şekilde ılımlı davrandı. Tanıdığım birçok Türk'ün, AKP ile ilgili büyük endişeleri ve şüpheleri vardı. Fakat, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın şimdiye kadar sorumlu davrandığını, Türkiye'nin temel politikalarında radikal değişiklikler yapmadığını görüyoruz. Dış politikada da, Irak'taki savaşa destek vermediği halde, ABD'nin İngiltere'den sonra en yakın müttefiki oldu. Bütün bunlar sürpriz ve olumlu gelişmeler.
'Gerçekçi olalım, Irak halkı ABD'nin kalmasından memnun değil'
"ABD'nin Irak politikasının başarılı bir şekilde yürüdüğünü söylemek çok zor. ABD için, Irak'ı istikrara kavuşturmak ve orada işleyen bir demokrasiyi var etmek çok zor olacak. Gelecekte daha büyük problemlerin çıkmasından endişe ediliyor Washington'da. Gerçekçi olmak gerekirse, Irak halkı ABD'nin orada kalmasından memnun değil. Bununla birlikte ABD, oradaki güvenlik sorununu çözmeye kararlı görünüyor. Bunu söylemek biraz zor ama ABD'nin orada uzun bir süre kalamayacağını, dönmek zorunda kalacağını düşünüyorum.
'İnsan kopyalamadan korkuyorum iş çığrından çıkabilir'
"Geleceğin bir yüzü gerçekten çok aydınlık. Çünkü, teknoloji, çevre ve tıp büyük ilerlemeler kaydetti. Yakında ölümcül hastalıklar bile tedavi edilebilir olacak. Ama bir de karanlık yüzü var. Açıkçası biyoteknolojideki gelişmeler, özellikle de insan kopyalama konusu beni korkutuyor. Hükümetlerin biyoteknoloji konusunda sıkı tedbirler alması gerekiyor. İş çığrından çıkabilir.
'Türkiye aile şirketlerini bir an önce kurumsallaştırmalı'
"Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, ekonominin dinamosu sayılan büyük özel sektör firmalarının çoğu aile şirketi. Eğer gelişmekte olan ekonomiler, global sistemin bir parçası olmak ve rekabet gücünü artırmak istiyorlarsa, aile şirketlerini çok ortaklı kurumsal yapılara dönüştürmeli. Gelişmiş ülkelere baktığımızda, bunun doğal bir evrim olduğunu görebiliyoruz. Avrupa'da ve ABD'de 20'inci yüzyılda kurulan aile şirketleri, yerini çokuluslu şirketlere bıraktı. Türkiye, global ekonomiye entegrasyon yolunda doğru yolda ama bence bu süreci hızlandırması gerekiyor."
'Solcular piyasa ekonomisini sürdürüyor'
Fukuyama'ya göre global sistemin bir parçası olan ülkelerin, bazı sorunlarla karşılaşmaları çok doğal. Ama avantajlarından yararlanmayı öğrenmeliler. Fukuyama, "İki örnek vermek istiyorum. Çin ve Hindistan. Her ikisi de dünya tarihindeki en büyük büyüme rakamlarını elde ettiler. Dünyanın bundan sonra küreselleşme ve serbest piyasa ekonomisinden geri dönebileceğine ihtimal vermiyorum. Sermaye hareketleri, bilgi teknolojideki ilerlemeler istense bile buna imkân vermez. Merkezi planlama ile piyasa ekonomisi arasındaki tarihi mücadelenin, kapitalizm lehine sonuçlandığı şüphe götürmez. Brezilya'da ve Ekvator'da sol partiler iktidara geldi. Ancak hiçbiri, piyasa ekonomisini ortadan kaldırma girişiminde bulunmadı.
Piyasa mekanizmalarını iyileştirerek, halkın refahını yükseltme yolunu seçiyorlar. Bu daha fizible" diyor.
|
|
|

|
|