Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim 03 Haziran 2004 / Perşembe  
Bugünkü Milliyet Gazetesi      Business      Otomobil      Cumartesi      Pazar      Ege      Vitrin  
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik
Genç kızlarımızla yarenlik


ERKEK sanatçılar dünyasında, genç kızlar ve genç kadınların tapılası tahtlarıyla; 21. yüzyılın yeryüzü ekonomisi içindeki yerleri arasında korkunç bir çelişi var...
Bir yanda kadınlar için, yüzlerce yıldan bu yana yazılmış aşk şiirleri, yapılmış resimler, heykeller, bestelenmiş şarkılar; bir yanda görünen ve görünmeyen çaresizlikler içinde kendi yaşam çilelerini dokuyan milyarlarca kız ve kadın...
***
Böylesi bir çelişinin üstüne, nasıl ve ne kadar gidilebilir ki acaba?
Önce insanın, dört ayakla yürümekten vazgeçip, yavaş yavaş ayağa kalktığı dönemlere kadar uzanalım... Bir varsayıma göre, 2 milyon yılı aşkın bir geçmişe...
***
Dişiler de ayağa kalktıklarında, vajinaları daralmış ve o tarihlerde 12 ay karınlarında taşıdıkları bebeklerini doğururken, ölmeye başlamışlardı. Yüzlerce yıl boyunca doğum yaparken ölüp giden kadıncıklar...
Sonra ayağa kalktığı için vajinası daralmış bir dişinin, doğayla yeni bir uyum sağlaması ve karınlarındaki bebekleri, daha fazla büyümeden, 9 ay 10 günde doğurmaya başlamaları...
***
Ne var ki, karalardaki tüm memeli canlıların yavruları, doğar doğmaz yürümeye başlarken, 12 ay yerine, 9 ay 10 günde doğan insan yavrusu doğar doğmaz yürüyemiyordu...
Taylar yürüyordu, kuzular yürüyordu, oğlaklar yürüyordu, sıpalar yürüyordu, buzağılar yürüyordu; ama insanın bebeği yürüyemiyordu...
***
Peki, bebeği yürüyemediği için avlanmaya gidemeyen anne, yiyeceğini nasıl bulacak, bebeğini nasıl emzirecek, kendini ve yavrusunu açlıktan nasıl koruyacaktı?
Bir varsayıma göre, dişinin erkeğe muhtaç olması, 2 milyonu aşkın bir zaman önce, bu nedenle başladı.
***
Dişiye, karnını doyurması için gerekli yiyecekleri erkek getirecekti. Getirecekti de, neden getirecekti?
Ve dişinin, dişiliğini kullanma güdüsü gitgide gelişti.
Memeli canlıların, yılın belirli dönemlerinde kızışma ve çiftleşme ayları varken; insanın dişileri, kızışma zamanını beklemeden, her an çiftleşmeye yatkın durmaya başladılar.
Ayrıca başka memelilerde rastlanmayan, yüz yüze çiftleşme pozisyonları yarattılar. Kadınla erkekte, birlikte gülüp konuşma değişimi ve gelişmesi çıktı ortaya; aşk oyunları da cabası...
***
Dişi insanın bebeği, doğar doğmaz yürüyemiyordu; dişi, avlanmaya gidemiyordu; kendisine bakacak bir erkeği elinde tutmak zorundaydı.
Ve milyonlarca yıl geçti...
***
Kadınla erkek arasındaki en büyük çatallaşma, ölüm bilincinin her iki cinse yansıma biçiminde nasırlaşır gibi oldu...
Kadın doğurgandı, içinden canlılar çıkıyordu. Erkek doğurgan değildi. Kadın gibi içinden canlılar çıktığının, yüz binlerce yıllık yan bilinç birikiminden yoksundu erkek...
Ve bir gün ölüp gitmek kaçınılmazdı.
İçinden canlılar çıkan kadının, "ölüm" önündeki kaygı titreşimleriyle, erkeğinkiler aynı frekansta mıydı acaba?
***
Erkekler, kendilerine göre birtakım "ölümsüzlük" avuntuları bulmaya yöneldiler. Politik egemenlikler ve adeta tanrılaşma özenleri; heykellerini diktirmeler falan filan...
Ve bir de beyinsel doğurganlıklar... Unutulmayacak yapıtlar, keşifler, şampiyonluklar...
Derken kadınlarda da, fizyolojik doğurganlığın yanında, beyinsel doğurganlıklar filizlenmeye başladı... Bir bakıma erkeğe muhtaç olmaktan kurtulma dalgalanmaları...
***
Gelelim günümüze... Genellikle genç kızlar ve kadınlar sevdikleri, yahut beğendikleri, yahut kendilerine uygun buldukları erkeklerle evlenirlerken; aynı zamanda onların meslekleriyle de evlenmekte olduklarının pek farkında değiller gibi...
Aynı yaştaki bir jet pilotuyla, bir açık deniz kaptanı; makyajı 1 saat süren karısına karşı aynı refleksi göstermez. Jet pilotu bir çeyrek saatte gidiyor Balıkesir'den Malta'ya; açık deniz kaptanı karanlık denizler ortasında, 4 saat konuşmadan oturuyor kaptan köşkünde...
***
Ve sanırım erkekler, sevilmek kadar beğenilmeye de önem verirler; kendi alanlarında yaptıkları işlerin eşleri tarafından beğenilmesine...
Eşler ise genellikle pek ilgilenmiyorlar, kocalarının başarılı görünme ve beğenilme özlemleriyle... Çünkü farkında değiller bir erkekle evlenirken, aynı zamanda onun mesleğiyle de evlendiklerinin...
Hatta ev içi egemenlikleri açısından, azıcık da küçümsüyorlar gibi erkeğin övünme havalanmalarını... Kendilerinin yakınmalarını ön plana çıkarıyorlar çoğunlukla...
***
2 bin yıl önce yaşamış Latin ozanı Ovidius'un ünlü mısraı, sanırım sade erkek için değil, kadın için de geçerli:
"Seninle de, sensiz de yaşanmıyor"

c.altan@prizma.net.tr








Taha AKYOL
Sezer, hukuk, laiklik

Çetin ALTAN
Genç kızlarımızla yarenlik

Melih AŞIK
İletişim ayıbı

Fikret BİLA
Sayıştay seçimi

Hasan CEMAL
Özal ile Erdoğan!

Yılmaz ÇETİNER
Öncelik SSK'lıların ilacı, imam hatip değil!

Güneri CIVAOĞLU
Med / cezir oyları

Can DÜNDAR
Bir şehir uyanıyor!

Hurşit GÜNEŞ
Yeni Vergi İdaresi ne anlama geliyor?

Doğan HEPER
Bu umut söndürülmesin...

Sami KOHEN
Adını (tam) koymak bile zor...

Mehmet Y. YILMAZ
Batı'nın da Türkiye'den öğreneceği çok şey var

Hasan PULUR
Eğer Atatürk'ün bir akrabası, hısımı olsaydı...

Derya SAZAK
Solun 'Hey sen!' çağrısı

Güngör URAS
76 milyon hesapta 10 milyardan az para var

M. Ali BİRAND
PKK Ne yapmak istiyor?

© 2004 Milliyet