|
 |
|
|
6 yabancıyı tartışmalı
Yabancı sayısının katı sınırlamalarla belirlenmesinin Türk futboluna ne gibi bir yarar sağladığı iyice tartışılmalı. Bir yönüyle: 6 sene bu ülkede oynamış bir futbolcunun hâlâ yabancı futbolcu sayılması bana doğru gelmiyor. Çocukları Türkiye'de doğmuş büyümüş, ailesi Türkleşmiş, bu ülkede yatırım yapan bir oyuncuya Türk vatandaşı olmasa da yerli statüsü verilmeli. Eğer sürekli ve faydalı bir performans gösteriyorsa onu yabancı saymamalı.
Nihat bir buçuk yıl İspanya'da oynadı ve görüldü ki İspanyol futboluna katkısı ortalama bir İspanyol futbolcudan çok daha fazla. AB adayı bir ülkenin vatandaşı olduğu için de yerli statüsünü aldı. Biz de benzer bir uygulama yapmalıyız.
Sistem sorunlu
Diğer yönüyle: Yabancı sınırlaması, Türk oyuncuların bonservis fiyatları gereğinden fazla artırıyor. İbrahim Toraman'ın değeri eğer gerçekten 4 milyon dolarsa sorun yok. Ama sadece Türkiye'de bu para veriliyorsa bir konvertibilite sorunu var demektir. Fenerbahçe'nin 8 milyon doları gözden çıkardığı Gökdeniz, İspanyol takımları tarafından da isteniyor. Ama bonservis vermek istemiyorlar. Bir oyuncunun fiyatı bir ülkede 8 milyon dolar, diğerinde sıfır oluyorsa sistemde sorun var demektir. Bariyerleri kaldırmak, yumuşatmak lazım. Bu Türk oyuncuların iş alanını sadece Süper lig olmaktan çıkaracak, tüm Avrupa yapacaktır. Uzun bir konu. Sığamayacağız. İlerideki haftalarda.
Hakansızlığı görmeli
Ersun Yanal'ın "Hakan Şükür gibi bir silahınız varsa ondan vazgeçemezsiniz" açıklamasına söylenebilecek hiçbir şey yok. Futbol tarihimizin en yüksek istatistiklerine sahip forvet oyuncusu ve hâlâ her şeye rağmen bu toprakların rakipsizi. Bu kadar da değil.
Hakan Şükür sadece bir golcü, bir yıldız değil.
Onun önemi daha derin. Son 15 yılda şekillendirdiğimiz futbolumuzun temel çıkış noktası o. Onun üzerine kurulmuş takımlarla gidebildiğimiz en uç noktaya kadar ulaştık. UEFA Kupası'na koşan Galatasaray da onun üzerine kurulmuş bir takımdı, 96'da dünya sahnesine çıkan milli takım da.
O formsuz, sakat olduğu zaman tüm takım da sakat gibi göründü. Biz bu futbolu Hakan Şükür üzerine kurduk. Ve belki sıkışmamız, bazen çaresiz kalmamız da bundandı. Tek planlı bir takım olmuştuk. Şenol Güneş'i bundan eleştirdik. Hakan'ın formsuzluğunda ya da ona ters gelecek rakiplere karşı ikinci bir plan üretemeyişinden. İstanbul'daki İngiltere maçında bu yüzden nasıl çaresizlik içinde debelendiğimizi, Adalıların bizi nasıl uyuttuğunu hatırlayın.
Yoksa Güneş'in yakaladığı bir dolu başarı var. Dörtlü savunmayı İnönü'de Fransa Milli Takımı'nda bir devrede 4 gol yeme pahasına yerleştirmeyi başaran oydu. İki sene geçmeden o takım, Fransa'nın ilk turda elendiği Dünya Kupası'nda 3. olmayı başardı. Ama bunu yapan Güneş, ne Hakan'lı oyunda ona bir alternatif buldu, ne de Hakansız durumlar için bir oyun alternatifi.
Yanal'dan göremediğimiz
Ersun Yanal'ın dünyanın ucundaki turnesi bu anlamda önemliydi. Ama ondan da herhangi bir çaba göremedik. Türk Milli Takımı'nın Hakan Şükür'süz nasıl oynayacağına dair ufacık bir deneme bile yoktu. Onun çıkıp Mehmet Yılmaz'ın ya da Zafer Biryol'un oyuna girişlerinde tamamen oyundan düştük. Çünkü sahada yine o varmış gibi oynamaya devam ettik. Sanki o muhteşem pivot performansıyla, topu en uygun yere indirme becerisiyle, topu saklama ve takımın atağa çıkışı için zaman yaratışıyla, yaptığı koşularla rakibin savunma dengesini bozuşuyla, topu kaybettiğimizde rakip oyun kurucuyu boş bırakmayıp savunmamızın toparlanmasına yardım edişiyle, sahada varmış gibi davrandık. Ve açık söylemek gerekiyor. Darmadağın olduk. Son G.Kore maçında, rakip G.Kore değil de Yunanistan ya da Arnavutluk olsa fark yememiz işten bile olmazdı. Bir oyuncunun varlığı ya da yokluğunun bir takımı bu kadar etkilemesi sistemin iyi olmadığını kişilere bağlı olduğunuzu gösterir. Ve bu asla iyi bir şey değil.
Kaos futbolu
Ersun Yanal'ın Milli Takımı nasıl oynatacağı üç aşağı beş yukarı belli. Yoğun kalabalık bir orta sahayla bir kaos yaratmaya, çıkan topları Hakan'a aktarmaya dayanan bir oyun. Gol bölgesinde indirilen, seken ya da kapılan toplarla sayı aramak. Çok heyecanlı, yüksek adrenalinli, tempolu futbol. Ama Avustralya ve G.Kore gibi vasat altı takımlara bile çokça şans verdik. Emre Belözoğlu sonrası topa sahip olamama sıkıntısı oyun kontrolünü hep rakibe verdi. Asla istediğimiz düzeyde baskı yapamadık. Tugay tipi bir oyuncu bulunamayışı bizi zorladı. Ümit Özat bu seviyeye bazen çıktı, o savunmaya çekilince sıkıntı daha da arttı. Rakibin üzerine kalabalık gittiğimizde hep düzensiz kontrolsüz yakalandık. Bu Gürcistan, Ukrayna, Danimarka, Yunanistan ve Arnavutluk gibi varlığını kontratağa dayandırmış takımlar karşısında çok büyük bir zaaf oluşturur. Yanal eğer bu oyunu bu rakiplere karşı oynamak istiyorsa, önce o seviyedeki rakiplere karşı denemeliydi. Ama federasyon bu turneye çıkıp 3 milyon dolar kazanmayı tercih etti. Parayla ne yapacaklar? Transfer mi?
En sevimsiz milli takım
"Geçen iki hafta büyük bir heyecanla geçti. Herkeste milli takım sevgisi ve gurur vardı. Milli takım nihayet Avustralya'ya geliyordu. 100 dolarlık bileti hiç düşünmeden, koşa koşa ailece yerlerimizi aldık. Maç güzeldi, yerlerimize oturamadık. Ama ne için? Maç biter bitmez bir el sallamadan, bir selam vermeden bir tebessüm etmeden koşa koşa soyunma odasına gittiler. Stadı dolduran 25 bin Türk öylece kalakaldı. İmza ve halkla kaynaşma toplantıları ise hiç olmadı tabii. Bir daha gelirlerse bu kez biz de 'Onlar da kimmiş?' deyip geçeceğiz. Çok yazık".
Sidney'den Burcu Erarslan'ın gönderdiği e-posta'nın özeti bu. Bu tavrı Dünya Kupası'ndan biliyoruz. Otel kapısında bekleyen Japon ve Koreli çocukları görmeyen, Almanya kökenli oyuncular dışında basınla konuşmayan sevimsiz bir ekiptik. Sonradan teknik kadrodakiler bu meseleyle çok uğraştıklarını, ama düzeltemediklerini söylemişlerdi. Görülüyor ki yeni dönemde de bir ilerleme yok. Saha içinde en ufacık sebepten kavga çıkaran, dışarıda buz gibi soğuk bir milli takımımız var. Tanıtım elçilerimiz...
mdemirkol@milliyet.com.tr
|
|
|

|